Aylık arşivler: Aralık 2012

Yaratıcı Yazarlık Atölyesi – 2

Mario Levi ile atölyemiz sona erdi bile… İlk yazımdaki olumsuz duygularım, altıncı derste yerini daha olumlu duygulara bırakmıştı. Olumludan olumsuza geçişin altı hafta sürdüğüne bakarsak, biraz uzun ve zorlu bir yol katetmişim gibi görünmekle beraber aslında süreç gayet iyi işledi.

Atölyenin en ilginç kısmı ödevlerdi. Her dersin sonunda, bir sonraki hafta sınıfta okumak, okunamazsa hocaya teslim edip ertesi derste yazılı yorumlarını almak üzere ödevler hazırladık. Ödev yapmayanlar tek ayak üstünde bir köşede bekletildi;)

İlk ödevimizin konusu serbestti. İstediğimiz bir şey hakkında bir yazı yazacaktık.
Adana’dan yeni dönmüş birisinin yazacağı konu Adana olmaz da ne olur?

Buyrun, okuyun…

BAYRAM
Salondaki koltuğun üzerine sıralanmış bayramlıklarımıza bakarken gözlerim yaşardı. Rahmetli babamı her bayram namazından geldikten sonra tombul yanaklarından yaşlar akarken hatırlarım. Onu gören annem de ağlamaya başlardı. Yüzlerini kaplayan hüzün bulutu, ellerini öpmemizle dağılırdı. Ne için ağladıklarını, niye buruk olduklarını bir türlü anlayamazdım. Ta ki, 39 yaşına gelene ve babamsız geçen ilk bayramı yaşayana kadar.
Çocukları “bugün bayram, erken kalkın çocuklar” şarkısı eşliğinde kaldırmak üzere eşim yanıma geldi ve şarkıyı söylerken beni elimden tutup odalarına doğru yöneltti. Onun gözünde de aynı hüzün ama içindeki çoşkuyu hiç soldurmadan gerçek hayatın içine dalıverdik birlikte.
Oğlumun giyinme telaşına bu kez uçağa yetişme telaşı da eşlik ediyordu. Yavrucağa, Adana uçağımızın akşamüzeri olduğunu anlatamadan, bayram kahvaltısı için anneme gitmek üzere yola çıktık. Yol boyunca “kahvaltıya gitmeyelim, uçağı kaçıracağız” diye mızmızlanan dört yaşındaki bir çocuğun içinde yaşadığı “yetişememe hali” kadar sancılı bir şey olabilir mi?
– “Anne uçağı kaçırıyor muyuz?”
– “Hayır oğlum.”
– “Anne uçağı kaçırıyor muyuz?”
– “Hayır daha var oğlum.”
– “Anne uçağı kaçırıyor muyuz?”
Hiç yılmadan defalarca tekrarlandı aynı soru. Kahvaltılar bitti, kahveler içildi, çikolatalar ikram edildi, harçlıklar alındı ama hiçbir şey değişmedi.
Annemin ellerini öptük, hayır dualarını ve Adana’ya göndereceği selamları alıp yola çıktık.
Uçağa binmemizle birlikte bir huzur kapladı hepimizi. Ellerimizde direksiyon varmış gibi yaparak uçağı hep birlikte kullandık. Oğlum, böylece daha hızlı gideceğimizi (!) söylerken, bize tuhaf gözle bakanlara aldırmadık bile.
Keyifli bir uçuşun ve uçağı dikkatlice indirmenin ardından vardığımız Adana Havalimanı buram buram kebap kokusuyla karşıladı bizi. Her evin balkonunda tüten dumanlar, her bahçede yanmaya çalışan mangal. İşte Adana…
Büyüklerimizin yanına vardığımızda çifte bayram oldu herkes için. Sarılmalar, kucaklaşmalar, ağlamalar… Bir tek kaç aydır görmeye fırsat bulamadığımız kayınvalidem yoktu aramızda.
Yukarıya yanına çıktık. Ailenin ayakta durmasını sağlayan, cabbar, boylu poslu o koskoca kadının yerinde duran vücuda baktım uzaktan. Zayıflıktan incecik kalmış, rengi kararmış yüzünde, sadece boncuk gözlerini görebildim aynı kalan. Uzun parmaklarının daha da belirginleştiği ellerini kucağında birleştirmiş öylece bana bakan boncuk gözlerini… Dağılmış saçlarını düzeltip ellerini öperken gözlerimiz karşılaştı. Kim olduğumu sorarcasına… “Anne, benim gelinin, Ali’nin karısı” demeye çalıştım boşyere…
Çocuklar da geldiler babaannelerinin yanına. Oğlum zaten hiç tanıyamadı babaannesini. Kızım ise hüznünü herzaman ki gibi içine gizleyip öptü ellerinden babaannesinin. Anlayamadı bile kadıncağız “bayramın mübarek olsun babaanneciğim” sözlerini.
Yanından ayrıldık ve normal hayata döndük. Ziyaretler, özlem gidermeler, yemekler, anılar, sohbetlerle dolu dolu geçen uzun bayram tatilimizi hızla bitirdik.
İstanbul’a dönme günümüz geldiğinde içimize çöken hüznü gidermek için boşuna çabalıyorduk. Valizler, beraberimizde götürmemiz için hazırlanan hediyeler arabaya yüklendi. Arkamızdan dökülecek su testisi dolduruldu.
Oğlumun çığlıkları kulakları tırmaladı -“anne, yalvarırım uçağı kaçıralım”.
Hepbirlikte kayınvalidemin yanında toplantık gitmeden önce. Çocukları, gelinleri, torunları, torunların çocukları… Hepimiz bir aradaydık… Öptük ellerinden… Odayı dolduran herkesin aklında dolaşan aynı düşünce dile getirilemedi içimize işlemekten… Bir daha ki bayrama Allah kerim.
Cılız bir ses ceketimi çekti; – “Uçağı kaçırdık mı anne?”

Reklamlar

TAŞINDIM…

Taşınmaları çok severim. Dip köşe temizlik yapmak için en harika yoldur. Sonra, yeni mekan insana enerji verir. Değiştirmek isteyip de ertelediği bir sürü eşyayı, giysiyi, aksesuarı, dekorasyon şeklini bu vesileyle yeniler insan.

İçimde bir taşınma arzusu vardı. Bu kez bloğuma el attım.
Eski hizmet aldığım yerdeki tüm yazılarımı, yeni adresime tek tek yapıştırdım. Üzerlerine de bir kaç satırlık yorumlar yaptım.

Çok iyi geldi doğrusu. Dip köşe temizlik, değiştirmek isteyip yapamadığım backround, yeni heyecan. Mis:)

İkizler burcuyum ben. Hep atraksiyon, hep atraksiyon…

Yaratıcı Yazarlık Atölyesi – 1

Yaratıcı Yazarlık Atölyesi – 1

“Mario Levi ile Yaratıcı Yazarlık Atölyesi”‘ne katılmaya karar vermem ile başvurmam arasında geçen süre yaklaşık on dakikamı aldı. Asansördeki ekranda ilanı görmek, asansörden inmek ve mesaj atmak. Altı haftalık eğitime kabul edildiğimi öğrendiğimde beni gören Harvard’a kabul edildiğimi zannederdi. “Ne de olsa kalem tutmuşluğum var, e-ee bloğumda da yazıyorum ve beğeniliyor. İşin ilmini de öğrenmek iyi olacak” düşüncesinin coşkusu bu.

İlk derste çok heyecanlıyım. Sınıf 13 kişilik. U düzende herkes oturmuş. Kapıdan Mario Levi girdi. Tanışma faslı başladı. Ben sırada sondan ikinciyim. Mario herkesi dinledi. Herkese ismiyle hitap edip teşekkür etti. Benden önceki öğrenciye kadar bu böyle sürdü. Sıra bana geldi, kendimi tanıttım. Bloğum olduğunu söyledim. Uzun zamandır yazdığımı söyledim. Bu arada gözlerine bakıyorum ama yok, hiç bir sinyal yok. Beni dinlemediğini fark ettikçe daha çok anlatmak istiyorum. Nafile.. Sustuğumu anlayınca teşekkür etti. İsmimle ilgili hiç bir fikri yok! En sondaki kişiye döndüğü sırada dünyaya da dönmüştü.

Dersin ilerleyen saatlerinde “internette yazı yazmak aptallığı” gibi bir şey söyledi. Acaba bloğumdan bahsettiğimi duymuş olsaydı, en azından “aptallık” kısmını çıkartır mıydı? Üçüncü haftayı bitirdikten sonra “HAYIR” diyebiliyorum.

İlk dersin sonuna doğru ilk çalışma konusu geldi. Yirmi dakika içinde birisine mektup yazacaktık. Aniden, yıllardır görmediğim, hatta hiç görmek istemediğim birisini hatırladım. Kendisine olan nefretimi kustuğum, hatta kusarken hiç hissettiğimi hissetmediklerimi de farkettiğim bir mektup yazdım. Adeta kalemim kendi yazdı, ben sadece tuttum. Mektubum bittiğinde, içimdekileri, hatta bilmediklerimi bile söylemenin rahatlığıyla arkama yaslandım. Mario sordu “ne hissettiniz?” Ben atladım “çok büyük bir rahatlık”. Gözünden yaş gelenler, sinirlenenler, duygulananlar vs. herkes bir şeyler söyledi. “Olumlu hisler beslenerek bir şey üretilemez!” dedi Mario. Hoppalaaa… Keşke “içimdeki kızgınlığı döktüğüm için rahatladım” deseydim. Hata bende tabii. Olsun… Başaracağım…

İkinci derse, ilk haftanın şaşkınlığını hissederek gittim. Ödevimi de yapmıştım; “içinde -hayat- kelimesi geçen bir yazı” yazacaktık. Yazı hazır, iki nüsha. Mario sınıfa geldi. Bir sürü kişiye ismiyle hitap ediyor ama beni hiç tanımıyor. Gayet silik duran bir arkadaşımıza bile ismiyle hitap etti. Ben bir şeyler sorduğumda “pardon, neydi isim?!” diye sordu cevaplandırmadan önce. Hani küçükken okulda kara tahtaya tebeşirle yazarken, tebeşir kayıp tiz bir ses çıkardığında içiniz kalkar ya, işte “NEYDİ İSİM” sorusu bende böyle bir etki yaratıyor. O hafta ödevimi okumadım ve kendisine teslim ettim.

Dün üçüncü derse gitmek üzere, metro, finüküler, tramvay üçlüsünü kullanırken, hayatımda ilk kez, bulunduğum bir ortamda, esas kişinin dikkatini çekmeyi başaramama nedenimi düşündüm. Niye bu kadar çekinik kaldım ki? Bu kez kendimi göstereceğim. Azimliyim…

Sınıfa girdim. Geçen hafta teslim edilen ödevler (ki, dört tane) dağıtılıyor. “İLKNUR KİM?!”

Niyeeeeeeeeeee??? Kendi kendime, üç araç değişikliği boyunca kendimi göstermek üzerine telkinde bulunmuşken “İlknur kim?” sorusu niye?

Ödevlerin okunmasına gelindi. “Okumak isteyenler?”. “Been!”. Görünmediğim gibi, sesim de duyulmuyormuş meğer. Bir arkadaşımız okuyor ödevini. “Başka okumak isteyen?” Elimi kaldırıyorum ama sonradan hatırlıyorum “zahiri” olduğumu. Bir başka arkadışımız daha okuyor. Dört kişinin ardından “son bir kişiyi daha alalım” diyor. Dersin bitmesine onbeş dakika var. Zahiri olduğumu iyice hazmettiğim için hiç kımıldamıyorum. Sağolsun bir arkadaşım beni göstererek “arkadaş okumak istiyordu” diyor. Mario halen başkasına okutmaya çabalarken, elimdeki nüshayı kendisine vermek üzere masasına yaklaşıp “ben okuyabilirim” diyorum. Üç sayfalık yazımı bitirip başımı kaldırıyorum. Mario soruyor “pardon, isim neydi?!”. “Elinizdeki kağıdın altında yazıyor” diyebiliyorum sadece.

Azimliyim; dördüncü derste farkedileceğim. Keşke atölye 6 ders olmasaydı. Şansım git gide azalıyor…

2012 Haziran – Bugün benim doğum günüm…

Yine bir doğum günü yazısı…
Sakin, sadece canlarımla bir kutlama. Canımın bir parçası yurtdışından online katılabilmişti:(

**********************
Bugün benim doğum günüm…

Bugün benim doğum günüm.

Bugün herşey özel olarak hazırlanmış benim için…

Sabah evden çıktığımda havaya ıhlamur kokusu sıkılmıştı. Sırf ben bu kokuya bayılıyorum diye.

Köprüden geçerken, inanılır gibi değil ama yine, yunuslar beni selamlıyorlardı. Sırf ben çok heyecanlanıyorum diye.

Canım kocam, o kadar uzaklardan harika güller göndermişti. Sırf ben seviyorum diye.

Dostlarımla öğle yemeğinde bir araya geldik. Sırf ben bugün doğdum diye.

Akşam annem ve kardeşim de katılacaklar çocuklarımla baş başa yapacağımız kutlamaya. Sırf ben yalnız kalmayayım diye.

Ne güzel değil mi?

Mesaj gönderen, telefon açan, gelip bizzat kutlayan herkese sonsuz teşekkürler…

İYİ Kİ DOĞMUŞUM. İYİ Kİ VARSINIZ…

2012 Mayıs – Karar vermek…

Aslında bu yazı, 2012’nin mihenk taşı niteliğinde…
Neredeyse altı ay boyunca yaptığım işyerimden ayrılma planlarımın sona erdiğini duyurduğum yazı.
Beni tanıyan herkesin bildiği tarih olan 15 Mayıs’ın sonucunu, beni tanıyan herkese anlatmak için en iyi yoldu.

O kadar güzel yorumlar aldım ki yazımın sonunda, yüreğime sular serpildi.

Hayat öylesine tuhaf.

************************
Karar vermek …

Çok zor karar veren birisiydim eskiden. Mesela bir ayakkabı alacağım… Ayakkabıcıya en az iki kez gidilir, ayakkabılar denenir, almadan çıkılırdı. Aslında en başından bilirdim o ayakkabıyı alacağımı. Karar verip almaya gittiğimde de kalmamış olurdu numarası.

Sanırım karar verirken yaşadığım kayıplar beni hızlı kararlar almaya yöneltti. Belki de zaman içinde kazanılan deneyimler, ekonomik özgürlük, özgüven vb. de katkıda bulundu bu tavrıma.

Yaş ilerleyince, sorumluluklar alınınca, hele de bir aile kurduktan sonra alınan kararlarda çok da rahat davranamıyor tabii insanoğlu.

2011’in son aylarında, benim için, ailem için, hatta çevremdekiler için önemli bir karar almıştım. Bu kararı uygulamak için bir tarih bile belirledim; 15 Mayıs! Bütün hayatımı bu tarih üzerine kurguladım; tatillerimi, alışverişlerimi, çocuklarla yapılacak planları, yeni hobiler edinmek için alternatifleri ve bu alternatifler için gerekenleri temin etmeyi… Bütün hazırlıkları bu tarih için yaptım; resmi evrakları, toparlanacak eşyaları, haberdar edilmesi gerekenlerin bilgilendirilmesini… Herşeyi…

Karar verilmiş, uygulama zamanının gelmesini bekliyordum. “Ayakkabı değil ya bu, gittiğimde numarası kalmamış olacak” deyip durdum kendime. İçimdeki cılız bir ses (belki de yakınımdaki dostlarımın sesiydi o, bilemiyorum), “bu karar boşuna” deyip duruyordu.

Ama olmadı… Olamadı…

Tam beş aydır yaptığım hazırlıklar, söylediklerim, anlattıklarım, inandıklarım, düşündüklerim, hepsi, hepsi duruverdi sanki…

Kimisi havada asılı kaldı, kimisi kutuda dizili, kimisi ruhumda ezili…

Olmadı… Olamadı…

Kararımı uygulayamadım.

Olamadı işte…

Şaşkınlık… Utanma… Üzüntü…

Numarası kalmadıysa istediğim ayakkabının, olsun varsın… Kullandığım ayakkabımı ne çok sevdiğimi fark ettim sonra… Bir çırpıda çıkarıp atmaya gerek olmadığını düşündüm…

Daha zamanı var yenisine…

Mutluyum ben…

Belki arada vuracak ayağımı, biliyorum. Ama olsun, pamuk koyarım geçer…

2012 Nisan – Reha Muhtar / 4 Nisan 2012-Vatan Gazetesi

2012’nin coşkusu devam ediyor. Ümitlerim tavan yapmış…

*******************
Reha Muhtar / 4 Nisan 2012-Vatan Gazetesi

4 Nisan 2012 Çarşamba. Kızım ve ben, hayatımızda ilk kez, başbaşa bir seyahate çıkma heyecanı içindeyiz. Sabahın erken saatlerinde havalimanına ulaşmış, free shop’tan almak istediklerimizi almış, elimizde gazetelerimizle uçağımıza binmek üzere beklemeye başlamışız.

“Çocuklar gibi heyecanlıyım” diye düşünürken, yanımdaki çocuğa, çocuğuma, kayıyor gözüm. Hasretle ve sevinçle bakışıyoruz. Hasret çünkü uzun zamandır başbaşa bir şey paylaşmaya vakit bulamamışız. Hele de kardeşinin doğumuyla, kızcağızımla hiç doya doya vakit geçirememişiz…

Köln uçağı birazdan kalkacak ve biz başbaşa, bilmediğimiz bir şehire, bildiğimiz, sevdiğimiz akrabalarımıza doğru yol alacağız.

Uçağımıza binip koltuğumuza yerleştikten sonra, kahvaltılarımızı yerken gazetemi okuyorum. Reha Muhtar’ın yazısına gelince duruyorum. Son bölümünü, bir kez daha okuyorum. Bir kez daha. Bir kez daha.

Robin Sharma’dan bir alıntıyla başlamış;

“ÇOK SAYIDA RUH EŞİNİZ OLACAK HAYATTA…

“Tıpkı evinizden işinize gidebileceğiniz birçok yol olduğu gibi, sizi yaşamanız gereken o büyük hayata götüren birçok yol vardır… Oraya ulaşmak, bir çeşit yuvaya dönüştür… Sizi kaderinize götürebilecek birçok mesleği seçebilirsiniz…

Aynı şekilde, her biri bünyesinde sizin için farklı bir dersi barındıran çok sayıda ruh eşiniz de vardır… Hepsi birden büyümenize yardım etme ve içinizdeki iyiliği çıkarma becerisine sahiptir…

Unutmuş olduğunuz mükemmellik, korkusuzluk ve sevgi evine ulaşmak varoluş amacınızdır…

Seçtiğiniz yol uzun bir yolculuk anlamına gelebilir… Bir başkasıysa düz bir yolda, bulutsuz, mavi bir gökyüzü altında varacağımız yere giden ekspres yol olabilir… Geniş anlamda bunun hangisi olacağı, yolculuk esnasında aldığınız kararlarla belirlenir…

Siz yaşam hikayenizin yazıldığı metnin yardımcı yazarısınız…

Robin Sharma”

O sayfayı koparıp kızıma uzatıyorum. “Senin için yazmış galiba” diyor gülümseyerek.

Yazının devamı şöyle:

İnsanlığımızdaki amaç içimizdeki iyiliğin ortaya çıkmasıdır…

Unutmuş olduğumuz mükemmellik, korkusuzluk ve sevgi evine ulaşmak bizim varoluş amacımızdır…

Hayatımızda seçtiğimiz meslekler, aşklar, birliktelikler, bize farklı dersleri vererek büyümemize yardım etmek için varlar…

Hayatı bu şekliyle okursak, bir amacımız, bir yolumuz, bir güzergahımız olur…

Hayatımızda birçok ruh ikizimizin olabileceğini, karşımıza çıkanların bize, içinizdeki mükemmellik ve iyiliği çıkartabilmek yolunda dersler verdiğini fark ederiz…

Hayatı yorumlayışımı düzenlemem gerektiğini bir kez daha hatırlayarak arkama yaslandım.

Bu düzene ulaşmam için gereken zaman, biraz sabır, biraz destek ve biraz da şansın çok yakınımda olduğunu ve hepsine ulaşacağımı biliyorum.

Evrene mesaj bu yönde:)

2012 Mart – Yunuslar

Sevdiğim yazılarımdan birisi… Gerçekten harika bir gündü. İyi ki yazmışım.

******************
Yunuslar

Sabahın 6.15’inde çalan saat ile yataktan sıyrılıp banyoya gitmek arasında en fazla 10 dakika kaybedebilirim. Yoksa servis kaçıyor.

İşte böyle günlerden biri…

Hızlıca kalkıp hazırlandım. Bezginlik diz boyu. Ruh ve beden senkronize olamamış daha. Sonrasında beden giyinip servis beklemeye başladı ama ruh halen evin içinde dolanıyor; çocukları kokluyor, evi toparlıyor, eşine hoşçakal diyor.

Servise binip, Anadolu yakasından Avrupa yakasına gitmek üzereyken ruh bedene yetişti. Gözlerim fel fecr okur şekilde etrafı seyrederken ulaştık köprüye. Köprüden geçerken hep çok heyecanlanırım. Bir sürü şey görmeye çalışırım. Köprünün ayağındaki bir apartmanda yaşayanların neler yaptıklarını izlerim. Kar yağınca siyah-beyaz gibi görünen görüntüye, bahar gelince çiçekli giysilerini giyen Boğaz’ı severim. Ama bu kez başkaydı. Daha önce hiç görmediğim bir şey oldu… 10-15 tane yunus, önlerinde bir balık sürüsünü kovalıyor! Yunuslar atlıyor, balıklar havalara zıplıyor. Yunusların seslerini mi duyuyorum ne! Balıklar takla atıyorlar. Evet evet… Resmen takla atıyorlar… Ve ben bütün bu olanları adeta gözlerime dürbün takılmışcasına yada bir sandalın içinde onların yanındaymışcasına izliyorum, soluk almadan…

Birisiyle paylaşabilmek için yanımdaki arkadaşıma dönüyorum ama uyuyor. Bakıyorum arkamdaki arkadaşım uyanık. Ona gösteriyorum yunusların coşkusunu, hem de onlardan daha büyük coşkuyla. Cevap “a-aa, ilginç”.

Yok yok, ben bu gezegende yaşamıyorum galiba. Veya mübalağa sanatını fazlaca seviyorum.

Olmaz! Daha coşkulu olmak gerek. Onlarla atlamak gerek ruhunun derinliklerinde. Taklalarına eşlik etmek gerek. Köprüden geçip Levent sapağına geldikten sonra açan mimozaları görüp, çiçeklerin arasına dalan kuş olmak gerek. Sonra gökdelenlerden birisinde, altın kafeste ki kuş rolünü alıp oradan bakmak gerek mimozalara. Yakın zamanda gelecek erguvanları beklemenin heyecanıyla…

Coşku şart!

%d blogcu bunu beğendi: