Aylık arşivler: Mart 2013

Kokular ve Anılar

Patrick Suskind’in “Koku” romanını okuduğumda 17-18 yaşlarındaydım.  O zamana kadar, aldığım kokulara, kokuların hafızamda yer edişine sadece şaşırırdım. Bu harika romanı okuyuşumun ardından “benim gibi birisi daha var” diye çok sevinmiştim. Kokuların tasvirleri, algılanışı ile ilgili pek çok cümle halen aklımdadır.

Mesela, yolda yürürken hiç kimsenin dikkat etmediği bir sürü koku ile algılarım dağılabilir. Bir evde kavrulan soğanın kokusu, arabanın egzoz kokusu, yeni boyanmış bir duvardaki boya kokusu, yanımdan geçen birisinin ter veya parfüm kokusu, baharda çiçek açan ağaçların kokusu… Bir ruj alacaksam rengi kadar kokusunu da kontrol ederim. Yemek pişirirken buharını koklayıp tuz koyup koymadığımı anlayabilirim. Apartmana girdiğimde hangi katta ne piştiğini söyleyebilirim. Deli miyim ne!

Bunun bana bir faydası var mı diyecek olursanız, yok vallahi. Olmadığı gibi, zararı da var. Sürekli arkadan bir ses; fasulye kokusu, Burberry Touch kokusu, ter kokusu diye sesli sesli düşünmese neyse… Yok yok, gerçekten biraz tuhafım!

Bir de anılarımla birlikte yaşayan kokularım var. Onların her biri ayrı kavanozlarda ağzı sımsıkı kapalı duruyorlar. Ne zaman konuyla ilgili anılarım canlanırsa kapağı aralanıp havaya karışıyorlar. Bu sabaha 9-10 yaşlarıma ait bir anı ile birlikte aralanan bir kapak ve havaya karışan harika taşkömürü sobası kokusuyla başladım.

Çocukluğumda en sevdiğim şey anneannemde kalmaktı. Özellikle kış aylarında… Odanın tam merkezinde konumlanmış taşkömürü sobasının hayatımdaki yeri nasıl da başkaydı. Bütün ailenin bir araya toplandığı mantı günlerimiz olurdu. Rahmetli anneannem ustaca hareketlerle mantının hamurunu açar, keser ve benim ve kuzenimin önüne koyardı. Biz o küçük hamur parçalarına, yanımızdaki soğan ve kıymadan oluşmuş karışımdan bir parça koyar, önce üçgen şeklini verir, ardından hamurun tabanındaki iki ucu birbirinin üzerine katlardık. Mantı kapatmak denilen bu keyifli anlar eğer kışın yapılıyorsa, o zaman mantı hamurunun üzerine konan bir parça kıymalı karışımı bir başka hamur ile kapatıp doğruca sobanın üzerine atardık. Hamuru, sıcağın etkisiyle hafif kabarıp gevrekleştiği anda, ellerimizi yakma pahasına hızlıca alıp ağzımıza atardık. Kıyma pişmiş, pişmemiş hiç umurumuzda olmazdı. Hatta bazen mantının hazırlanması sırasında o kadar çok çiğ çiğ yerdik ki, akşam yiyemeyecek hale gelirdik midemizin bulantısından.

Taşkömürü sobasının en sevdiğim anları sabahın ilk saatleri olurdu. Rahmetli anneanneciğim sabah namazını kıldıktan sonra sobanın başına geçip bir gece önceden kalan külü temizlerdi önce. Havaya dağılan kül kokusuyla ben de uyanırdım. Hem uyku mahmurluğunun, hem havadaki kokunun rehavetiyle hiç yataktan çıkmaz ve anneanneciğimi izlerdim. Küllerin temizlenmesinin ardından sobanın üzerindeki kapağı açıp, geceden hazırladığı kömür kovasını sobaya boşaltırdı. Yanan kibritin sesi ve kokusu takip ederdi bütün bunları. Kibritin kokusu henüz bitmişken, hafif bir duman kokusu ve gürültü kaplardı havayı. Sonra açılan camlarla havalanan oda, ısıtılmaya hazır hale gelirdi. Bazen o kadar yanardı ki emektar sobacık, yanakları kızarıp, sürekli homurdanan şişman bir adama benzetirdim. Homurdanırken üzerine konan çaydanlığın dibindeki sular top top olup telaşla sobanın üzerinde dolaşırken cızırdar ve gözden kaybolurdu. Yataktan yeni kalkmış, çıplak ayakları üşüdüğü için sobanın yanına yakın duran çocuğun gördüklerini ve aldığı keyfi benim çocuklarım yaşayamayacak maalesef.

Taşkömürü sobası kokusu kavanozunun kapağı, sabah evden çıktığımda, yakında bir yerde yanan ateş sayesinde açıldı bu sabah. İyi de oldu… Çok uzun süredir kapalı duruyordu.

Kim bilir bundan sonra hangi kavanozun kapağı açılacak. Annemin pişirdiği zeytinyağlı taze fasulye kokusunun kavanozu veya kocamın tıraş losyonu kokusunun kavanozu. Yok yok, kızımın evimize ilk geldiği günkü kokusunun kavanozu. Ya da yüzlerce kavanozdan bir başkası? Kim bilir?..

 

Reklamlar

“ARINMA GÜNÜM” KUTLU OLSUN

Aksi başladığım sabahlardan birisi bugün. Solumdan kalktım desem, mümkün değil. O tarafta sevgilim yatıyor, üzerinden atlayacak değilim ya… Kafamdaki uğultulardan anladığım kadarıyla, başka bir boyutta uyandım. Sol gözümün taa dibinde hissettiğim basıncın ağrısı sol kulağım ve boynumun arka taraflarına kadar yayılıyor. Midemin bulantısı mı daha ağır basıyor yoksa gözümün ağrısı mı ayırt edemiyorum. Yataktan aşağıya sarkan ayaklarım hiç net değil, yoklar sanki. Uzayda yürürcesine atılan beş adım sonunda ulaştığım banyoda gördüğüm kadının, göz kapaklarını kaldırtıp, gözaltı torbalarını aldırması gerektiğini düşünürken aynaya baktığımın farkında bile değilim. Nasıl giyindim –ki giysilerim akşamdan hazır olmasa başaramazdım-, nasıl evden çıkıp asansöre bindim, nasıl servis bekledim bilemiyorum. Gözümü açtığımda şirketin kapısının önündeydik.

Minibüsün kapısı açılıp, buz gibi hava suratımı kaplayınca iyi geldi biraz. Sanki kulaklarımı ve boynumu da sarmalasa daha iyi gelecekti ama yapmadı. Yanımda sevgili arkadaşım Deniz, aylardır rutin olarak sürdürdüğümüz sabah kahvaltımızı yapmak üzere aynı restoranın, aynı masasına oturduk. Artık sipariş bile vermiyoruz. Bizi görür görmez getiriyorlar istediklerimizi. Ben bir parça peynir, kızarmış ekmek, arkadaşım, bir parça peynir ve sade poğaça eşliğinde kahvaltılarımızı ediyoruz. Yanında harika bir çay. Her sabah konuşacak bir konumuz var. Benim susmam zaten mümkün değil. Konuşuyorum konuşmasına ama sol gözümün dibindeki basınç hep kendini hatırlatıyor. En azından bulantım geçmiş. Uğultular azalmış. Hah, gerçek boyuta ulaşmışım demek ki…

Halbuki haftanın ilk üç gününü izin alarak geçirmenin keyfi vardı üzerimde dün öğlene kadar. Bu üç günü kendime “arınma günü” ilan ettim. Evde dip köşede duran, benim bilmediğim ama beni bilip içimi gizliden gizliye daraltanları dışarıya çıkarttım. Bilanço şöyle: aldığımı unutup bir daha aldıklarım, niye aldığımı bile unuttuklarım, bir amaç için alıp, amacı uygulamayı unuttuklarım… Kısacası, ev unuttuklarımla çöp ev kıvamına gelmiş, ben fark etmemişim. Ama şimdi, yapılacaklar sıraya konup gözümün önüne çıkarıldı. Benim kullanmadığım ama başkasının kullanacağını bildiğim eşyalar sahiplerine ulaşmak üzere tasnif edildi. “Arınma Günü” başarıyla tamamlandı.

E-eee, bu sabaha niye böyle başağrısı ile başladım o zaman?…

Fikret Kızılok nedenimi çok güzel tarif etmiş;

İnişlerim çıkışlarım
O kendimden kaçışlarım
Gidişlerim dönüşlerim
İçimdeki sır
O kısır döngülerim
….
Yalanlarım yanlışlarım
O arkamdan bakışlarım
Kendime geç kalışlarım
İçtiğim su

O pusu duruşlarım
Yokuşlarım kalışlarım
Umutlarım kaygılarım
İnançlarım gözyaşlarım
Ben miyim bu şarkıdaki satırlarım

İyi bir haftasonu geçirmenizi diliyorum.

%d blogcu bunu beğendi: