Aylık arşivler: Nisan 2013

Bir Oyun Seyrettim

Oturduğum sandalyenin arkasına yaslanıp biraz kaykıldım. Yüzüm cama dönük. Dışarıda, oldukları yerde dönen on beş yirmi tane leylek, arkadan gelen gruba mihmandarlık ediyorlar. Dönen leyleklerin gerisinde İstanbul Boğazı’nın Karadeniz’e açılan ucu pırıl pırıl görünüyor. Hatta Karadeniz’den geçen gemilerden birkaçı bile kadraja girmiş. Tüm bu görüntülerin benim için özel olarak hazırlandığını düşünüyorum. Aklım bir gece öncede halbuki…

Aslında bir gece önceden bahsetmeden önce bir yıl önceyi anlatmak istiyorum. Eşimle Süreyya Sineması’nın salonlarında bir konser izlemek üzere yerlerimizi aldığımızda, elimizdeki fazla bilet nedeniyle boş kalan yan koltuğumuza davet ettiğimiz hanımefendi, gösteri tam başlamak üzereyken koltuğa oturdu ve fısıldayarak “ben de sizi benim oyunuma davet etmek isterim” dedi. Ara olduğunda tanışma fırsatı bulduğumuz Zeynep Erkekli Brecht’in “Sezuan’ın İyi İnsanı” oyununda rol aldığını ve bizi mutlaka beklediğini iletti. Kendimizi birkaç hafta sonra, o muhteşem oyunun sahnelendiği Cevahir Salonu’nun en ön sırasında buluverdik. Harika bir performansı, hayranlık ve keyifle izledik.

Zeynep Hanım, sağolsun, bizi yine hatırlamış. “Peri Devden Korkuyor” isimli oyununa davet etti. Oyun Beyoğlu Hayal Kahvesi’nde Nisan ayı boyunca her Pazartesi saat 20.00’de sahnelenecek. İranlı Abbas Hekim’in öyküsü, Özgür Erkekli tarafından yazılmış ve yönetiliyor. Oyunda Zeynep Erkekli ve Gözde Çetiner birlikte rol alıyorlar.

Daha önce hiç gitmemiştim Hayal Kahvesi’ne. Mekanın girişinde tek tük oturan insanların ve sigara dumanının arasından içeriye girdiğimizde bizi karşılayan loşluk, bir alt katta yerini daha karanlık bir ortama bıraktı.  Dikdörtgen şeklindeki salonun sol tarafındaki kısa duvarda bar, karşı duvarda ise üzerine içkilerin konması için monte edilmiş uzun bir raf var. Rafın altında yüksek yuvarlak sandalyeler. Sahne salonun sağ tarafına yerleştirilmiş. İki kenarına tek sıra, iki kenarına ise çift sıra olacak şekilde sandalyeler konulmuş. Eşimle salona geçip tek sıralı sandalyelerin olduğu bölümde kendimize bir yer seçtik. Oyuncular da sandalyelerde yerlerini almış bizi bekliyorlardı. Işıklar karardı, oyun başladı. İki kişi değil sanki on iki kişi var sahnede. Perilere bahşedilmiş kanatlar, devlerin kötülükleri, her masala saklanmış gizli periler ve devler anlatıldı.

Oyuncuların etraflarında oluşmuş sahne ışıklarından hareler gözlerimi kamaştırır halde izledim oyunu. Ses, ışık, hareket, hare harmanına eklenen Zeynep Erkekli’nin yanağından süzülen yaşlar büyük bir gürültüyle yere düşerken üzerime, yanaklarıma sıçradı. Ya ben onların bedenindeyim, ya onlar benim bedenimde, ayırt edemedim. Sahne birden bire çocukluğumun oturma odası oluverdi. Babamla yanyana koyu yeşil koltuğa oturmuşuz, sesini duyuyorum, masal anlatıyor. Ona sarılıyor, kokluyorum. Ağlıyorum, katılarak ağlıyorum. Çaresizce, yuvadan düşmüş, uçmayı bilmeyen bir kuş gibi çırpınarak ağlıyorum. Sahneden gelen her sözcükle daha çok ağlıyorum. Her yeni cümle yeni bir sayfa açıyor özlem kitabımda. Onunla yüzleşip nefessiz kalıyorum. Işıkların sönmesi ve oyuncuların bizleri selamlamasıyla tekrar salona döndüm. Oyun bittiğinde, tıpkı bundan dört yıl önce babamı kaybettiğim gün ki gibi, sesim kısılmış, yüzüm gözüm şişmiş, konuşamayacak kadar yorgun hissediyordum.

Zeynep Hanım ve Gözde Hanım’ı zar zor tebrik edip eşimle mekândan ayrıldık. Sokağa çıkıp yüzümüze çarpan havayı hissettik. Konuşmadan, birbirimize bakmadan ellerimiz kenetli, İstiklal Caddesi’nde Galata’ya doğru şaşkın adımlarla yürüdük. Yanaklarımdan süzülenleri artık durdurmaya çalışmıyordum. Bu kez benim için hazırlanmış sahne çok kalabalık olmuş. Bir sürü insan geliyor karşıdan, kimi telaşlı, kimi mutsuz, kimi kol kola girmiş. Yolun ortasından, arkasına çocukların asıldığı, tıklım tıklım dolu tramvay geçti. Biz, elele, hiç yönümüzü şaşırmadan dosdoğru yürüdük. Karşıdan gelenler içimizden geçti.

Eşim durdu birden, bana hiç bakmadan “çok tuhaf, babam bana hiç masal anlatmadı” dedi. Daha sesli ağlamaya başladım. Çünkü o bu sözleri söylerken ben hatıralarımın arasında masal anlatan babamı arıyordum. Böyle bir görüntü var ama önünde oturan küçük kız ben değilim. Ne acı, babam bana da hiç masal anlatmadı ama bildiği tek masalı, kurtla kuzu masalını torununa, yani güzel kızıma defalarca anlattı. Kızım her seferinde aynı heyecanla gözlerinin içine bakarak dedesini dinledi. “Demek masal biliyordu ama bana hiç anlatmamış” diye düşünürken hafızamda iyice belirginleşen babam ve dizlerinin dibinde oturan kızıma katıldım, tombul ellerini kapıya vurma hareketi için yumruk yapıp “tak tak tak” deyişini izledim gözlerinin içine bakarak. Ne de çok özlemişim seni babam.

Eşimin elini daha da sıkı tuttum, beş yaşındayken babamın elini tuttuğum gibi. Eşim elimi daha da sıkı tuttu, beş yaşındayken babasının elini tuttuğu gibi. İnsanlar geçiyor içimizden, tramvay geçiyor, gece geçiyor. Ne de çok özlemişiz babalarımızı. Işıklar içinde yatın…

Reklamlar
%d blogcu bunu beğendi: