Aylık arşivler: Mayıs 2013

Klasik Müzik

Bu yazıyı Mart ayında, bir nedenden ötürü sevgili dostum Ayşen’e yazıp göndermiştim. Hatta o zaman “bloğuma da malzeme çıktı, ne güzel” demiştim. Zaman ne kadar hızlı ilerliyor. Mayıs ayı gelmiş ve ancak yayınlıyorum.

********************************

Klasik müzikle tanışmam 18-19 yaşlarında, AKM’nin o harika salonlarından birisinde oldu. Bir Cuma konserine gitmiştim. Salondaki loşluk, koyu renk mobilyalar, biraz toz, biraz eski mobilya kokusu, herkesin fısır fısır konuşması beni nasıl da etkilemişti. Orkestranın yerini alışının ardından, sanki salondakiler de eserlere eşlik edecek gibi boğazlarını temizlemek için bir iki öksürdükten sonraki sessizlik ve ardından havaya saçılan ilk notalar. Başkemancının sandalyesinin ucuna doğru gelip yayı kemanının tellerine dokundurduğu ilk an.

Konser başladı. Her bir ses için yazılmış nota kemanın üzerinden havaya yükseldi. Etrafta uçuşan notalardan birisinin ucuna tutundum. Kendimi hafifçe yukarıya çekip o küçük siyah noktanın üzerine oturdum ve yanındaki çubuğa tutundum. Artık her şeyi yukarıdan görebiliyordum. Önce orkestranın üzerinde dolaştım. O sırada piyano devreye girdi.  Tuşların üzerinde kayan parmaklarla büyülendim uzun süre. Sonra karşıdan bakmanın da güzel olacağını düşünüp yavaşça oturanların üzerine doğru kaydım. Üst balkonun en arka sırasına kadar uçuşup salonun dört yanında dolaştım. Yanımdan geçen notaların üzerindeki insanlarla gözgöze gelip birbirimize gülümsedik.  Mozart Piyano Konçertosu No:21’in tüm notaları uçuşurken ben ayaklarımın yerden kesilmesinin hazzını her hücremde hissediyordum. Konser bitip koltuğuma döndüğümde yerimden kalkamayacak halde olmam uçmanın yorgunluğundan olmalıydı.

İşte bu güzel andan sonra sayısız klasik müzik konseri, opera izledim. Bu güzellikleri alışkanlık haline getirmem, ilk klasik müzik tecrübemin, dinlenebilmesi keyif veren, öyle veya böyle daha önceden kulağıma aşina olan bir eserle başlanmasındandır. 

Örneğin Carmina Burana’nın herhangi bir bölümünü daha önce hiç duymamış insan çok azdır herhalde. Kızımın kulağına ilk gelen ezgilerdendir ve birlikte onlarca kez dinlemiş, hatta bale versiyonunu izlemişizdir.

Kızım 4 yaşındayken kimbilir kaçıncı kez izlemek üzere AKM’de yerimizi aldığımız bir konserde, kızımın yanına oturan kişi, küçük bir çocukla yanyana oturmaktan duyduğu rahatsızlığı tüm vücut diliyle ifade etmişti. Konser başlayıp, kızım pür dikkat izledikten ve ilk ara olduktan sonra yan koltuktaki hanım bana dönüp “sizi tebrik ederim, bu yaşta bir çocuğa bir konseri hiç kımıldamadan izlemesini nasıl öğrettiniz?” deyişini ömrümün sonuna kadar unutmayacağım.

Operalarda arya söyleyenleri izlerken kendimi çok kere nefesimi onlarla birlikte ayarlarken bulurum. Kemanlar çalınırken vücudumu onlarla birlikte hareket ettirmek isterim. Bu arada, içimden bir ses (ki iç sesimin bu güne kadar sustuğunu henüz şahit olmadım) hiç durmadan “sen de bu ekibin içinde olabilirdin” der. İnşallah çocuklarım sanatın içinde olurlar. Olamazlarsa da notaların üzerinde salonda dolaşmak bile yetecektir onlara…

Reklamlar

Fırında Yoğurt

İnternetin başına geçtiğimde, eğer bir şey aramak niyetinde değilsem, hemen takip ettiğim bloglara girerim. Bu bloglardan iki üç tanesi dışında hepsi yemekle ilgilidir. Yemek yapmak, mutfakta zaman geçirmek günün yorgunluğunu üzerimden silip süpürüyor. Hele bir de, yaptıklarımı yiyenlerin ağızlarına attıkları ilk lokmadan sonra yüzlerindeki her mimiği takip edip, memnuniyet ifadesini yakaladığım an değmeyin keyfime… Rahmetli babaannem yemek pişirdikten sonra herkesten övgü dolu sözler beklerdi. Sanırım bu özellik genlerle bana da geçmiş. Gerçekten övülmeyi istiyorum. Bakıyorum ki kimseden ses yok “biraz tuzu fazla mı olmuş, ne?” gibi bir cümle kurup “yok, yok, çok güzel olmuş” sözünü milletin ağzından kerpetenle sökene kadar uğraşıyorum. Ne yapayım, suçluyu söyledim işte, genlerim!

Evlenmeden önce, benim için evin en gereksiz bölümü mutfaktı. O muhteşem yemekleri pişiren annemin kızı olmak için hiç de uygun değildim galiba. Paketteki çorbaları karıştırdığımda topak topak olurdu. Hatta annem o zamanlar nişanlım statüsündeki sevgili eşime “bak oğlum, bu kız yemekten pek anlamıyor” dediğinde, nişanlım “hiç üzülme anneciğim, ben yaparım yemekleri” diye cevaplandırıp annemin içine serin sular serpmişti. Gerçekten de uzun yıllar kendisi bu görevi layıkıyla yerine getirdi. Canım hamsili pilav ister-pişirir, canım börek ister-açar, canım tavuk suyuna çorba ister-mis gibi hazır olurdu. Kızımız doğduktan sonra bile bir süre böyle gitti. Ne zaman mutfağa yaklaştığımı çok net hatırlamıyorum aslında. İlk yaptığım yemeklerin denekleri olan eşim ve kızım için üzülüyorum bazen. Hatta yakın dostlarım için de. Ama artık galiba yemek yapmayı öğrendim.  Hatta kızım geçenlerde “tıpkı anneannemin yemeği gibi kokuyor” dediğinde konunun sağlamasını yapmış oldum.

Bu kadar sözü, dün akşam mayaladığım yoğurda getirmek için söyledim. Yemek yapmayı hafiften öğrenmeye başlayınca, bu kez konuyu sağlıklı yemekler yapmaya da getiriyor insan ister istemez. Dışarıdan almak yerine evde yapmak. Yoğurt da bunlardan birisi. İşe tabii sütle başlanıyor. İyi bir süt nasıl bulunur? Sütün iyisi nasıl değerlendirilir? Eminim bir sürü kriter var bunun için. Ben detaylar içinde kaybolmaktan çok hoşlanmadığımdan olsa gerek, sütlacı harika olan bir sütçüden aldığım süt ile mayalıyorum yoğurdumu. Sütçümüz her pazar sabahı bir elinde güğüm, bir elinde yumurta sepetiyle kapıya dayanıyor. Koca koca gökdelenlerin, akıllı binaların arasında güğümle dolaşan bir adam görmek insana “bu ne yaman çelişki” dedirtiyor tabii ama nafile.
Süt eve girdiği anda önce bir tülbentten geçiriliyor, sonra ocaktaki yerini alıyor. En az 30 dk. kaynıyor.  Bu arada besin değerlerini de kaybediyordur ama pastörize edilmiş sütten eminim daha iyidir. Ardından soğutup doooğru buzdolabına. Ertesi gün, bir kilosu ile muhallebi veya sütlaç pişiriyorum.

Kalan bir kiloluk sütü, küçük parmağımı içine soktuğumda yanmayacak sıcaklığa gelene değin ısıtıyorum. Öte yandan, daha önceden mayaladığım yoğurttan iki yemek kaşığını derince bir kaba koyup, ılık süt ile ayran kıvamına gelene kadar karıştırıyorum. Oluşan karışımı sütün içine döküp her yanına dağılacak şekilde kaşığı içinde 2-3 kez döndürüyorum. Mayalanmış sütü boş ve ısıtılmamış fırınımın içine koyuyorum. Kesinlikle kabın üzerini kapatmıyorum. Bütün bunları akşam saat 21.00 sularında yapıyorum. Ertesi sabah 06.00’da fırından çıkarıp yine üzeri açık bir şekilde dolaba kaldırıyorum. En az 12 saat üzeri açık olarak buzdolabında bekleyen yoğurdumun kapağını kapatıp, bir sonraki gün yenmek üzere dinlendiriyorum. İşte, mis gibi yoğurdunuz hazır.

Önemli bir püf noktası, bir gün önce fırında pişirdiğiniz bir yiyecek olduysa, fırının iyice temizlenip havalandığından emin olun. Aksi takdirde fırında kalan koku yoğurdunuza siniyor. Tecrübeyle sabittir.

Mayaladığınız süt sıcak olursa yoğurt ekşi, soğuk olursa sulu oluyor. Isıyı iyice kontrol etmek gerekir.

Afiyet olsun…

%d blogcu bunu beğendi: