Aylık arşivler: Kasım 2013

22 Kasım 1999

1993 yılında evlendiğimizde, 2000 doğumlu bir çocuk sahibi olmaya karar verdik ve tam 7 yıl boyunca, nüfus kağıdında ../../2000 yazacak bir çocuk sahibi olmak için bekledik. Hamilelik haberim “bravo vallahi, dediğini yaptın” sözleriyle takdir edildi, tüm planlar, 2000 yılının ikinci ayında doğacak kızımız için yapıldı. Dünyanın en güzel mucizesine tanıklık etmeye başlamanın keyfi ile vaktin bir an önce dolması için sabırsızlanıyor, bir an önce kışın gelmesini istiyordum. Üçüncü aya girdiğimizde bebeğim için hazırlıklar yapmaya başladım. Büyüklerimiz hazırlıkların bu kadar erken yapılmasının iyi olmadığını hafif hafif fısıldasa da, ben son sürat devam ettim.

Giysiler, yatak, beşik tamamlanıp 30. haftanın dolduğu 21 Kasım 1999 Pazar akşamı, kızımın odasının duvarlarına ellerimle boyadığım kedilerin bıyıklarını da yaptıktan sonra, saat 23.00 sıralarında odanın kapısından son bir kez baktım ve elimi karnıma koyup “biz hazırız canım, gelebilirsin” dedim.  Tüm hazırlıkları bitirmiş olmanın keyfi, duvarlardaki kedilerin nasıl da iyi olduğunun hazzıyla, Pazartesi gününü karşılamak üzere yattım. Belimdeki ağrının şiddetiyle uyandığımda saat sabaha karşı 03.00 civarlarındaydı. Böbrek taşı düşürüyor olma ihtimali ile doktorumu da evinden alarak en yakın hastaneye gittik. Sabah saat 07.30 olduğunda, ağrım biraz hafiflemiş, karnıma bağlanmış NST aletinden gelen kalp atışları odada yankılanır bir halde yatarken, doktorum bugün hastanede dinlenmemin iyi olacağını söyledi. Bu sırada aletten gelen seste azalma, hatta kesilme oldu. Acaba bir bozukluk mu var diye düşünürken, doktorumun bebeğimin acilen aramıza katılması gerektiği sözlerini hayal meyal hatırlıyorum. 22 Kasım 1999 Pazartesi günü saat sabah 08.00’da kızım Pınar Elif Demircan aramıza katıldı. “Biz hazırız canım, gelebilirsin” dediğim bebeğim, sözümü dinledi ve dünyaya, biraz acele ile gözlerini açtı.

***

Bugün 22 Kasım 2013. O telaşlı, şaşkın, korkulu, endişeli günün sabahının aksine, bu sabah sadece mutluluk ve gurur ile doluyum.

Canım kızım… Ben, baban ve kardeşin dünyanın en şanslı insanlarıyız. Aramıza katılmakla evimizi çiçek bahçesine çevirdin; renk, neşe, koku kattın hayatımıza. Bütün bunları yapmaya da hep devam ediyorsun.

Doğum günün kutlu olsun, yeni yaşın keyif getirsin bir tanem.

İyi ki varsın…

İsraf mı? Asla!

Bayat Ekmek Pizzası

Eve alınan yiyeceklerin bozularak atılmasını hiç sevmiyorum. Bu nedenle, aldığımız tüm gıda maddelerini değerlendirmeye çalışıyorum. Değerlendirme çalışmalarımı özellikle haftasonlarında ne pişirsem diye düşünmek için buzdolabının önüne geçerek yapıyorum. Acilen kullanılması gerekenleri baz alarak hazırladıklarımın keyfine diyecek yok doğrusu.

İşte bu pazar günü de buzdolabının önünde geçen sürenin sonunda harika bir pizza pişirdik kızımla.

Herşey dün marketten aldığımız bir koca paket çavdar ekmeğinin bayat çıkmasıyla başladı. Ekmeklerin açılmış ve tatmak için kullanılmış olması nedeniyle değiştirmek mümkün olamadı. Aslında aklımda “bayat ekmek pizzası” yapmak olduğu için de değiştirmemeyi seçmiş olabilirim, itiraf ediyorum:)

Bayat ekmek pizzası malzemeleri:

1 paket bayat ekmek
4-5 yemek kaşığı domates salçası
Biraz zeytinyağ
1 tatlı kaşığı dolusu kekik
Rendelenmiş kaşar peyniri
Üzeri için tercih ettiğiniz her şey (kızım ve ben sucuk, zeytin, yeşil biber kullandık)

Yapılışı:
Ekmeklerin kabuklarını kesin. Sakın atmayın ama. İsraf yok biliyorsunuz. Bir kapta salça, zeytinyağ ve kekiği karıştırıp biraz su ile akışkan hale getirin. Kestiğiniz ekmeklerin bir yüzünü bu karışıma bulayıp, temiz yeri alta gelecek şekilde altına yağlı kağıt serdiğiniz tepsiye yanyana dizin. Tepsi tamamen dolduktan sonra salçalı karışımdan arttıysa ekmeklerin üzerine dökün. Ardından rendelenmiş kaşar peynirini yayın. Peynirlerin üzerine, tercihinize göre hazırladığınız tüm malzemeleri yayın. Önceden 200 derecede ısıttığınız fırında yaklaşık 30 dakika pişirin.

Fırından çıkan mis gibi pizzanız ortalığa harika bir koku yayıp ev halkını etrafına topladığında, onları kısa bir işinizin daha olduğunu söyleyip oyalayabilirsiniz. Bu sırada, bir kenara ayırdığınız ekmek kabuklarını küçük küçük doğrayıp bir tepsiye yayın ve fırınlayın. Kıtır kıtır olduktan sonra fırından çıkarın. Soğuduktan sonra bir kavanozda uzun süre saklayabilirsiniz. Tarhana çorbasının üzerinde harika oluyor, çocuklar bayılıyorlar.

Yenilebilir hale gelmiş pizzanın kapışıldığını izlerken arkanıza yaslanıp izleyin. Tecrübeyle sabit, çok güzel oluyor. İzlerken daha az yemiş de oluyorsunuz:) Kilo almamak adına iyi bir hamle.

Bütün amacım, hiç sevmediğim pazar gününü sevilebilir hale getirmekti. Bugün başardım. Hem de layıkıyla… Darısı gelecek pazar günlerine.

Midyeli Makarna

Midyeli Makarna

Yemek yapmanın mutluluğu, kızımın “anneannemin ki kadar lezzetli olmuş” sözüyle taçlanırsa deymeyin keyfime.

Telaş nereye kadar?

Bu sabah işe gitmek üzere yola çıkışımla yoğun trafiğin içinde düşüşüm bir oldu. Karmaşaya karıştığımda aklımda sadece hedefe gecikmeden ulaşma fikri vardı. Başladım o şeritten bu şeride geçmeye. Yok o sapaktan sonra sol şerit ilerliyor, yok bu dönemeçten sonra sağ şerit rahatlıyor diye oradan oraya savruldum. Bu sırada, orta şeritte, direksiyona sıkı sıkıya yapışmış, hiç etrafına bakmayan ve kesinlikle sağa veya sola geçmeyen bir hanımla da pek çok kez yan yana geldim. Paris-Dakar Rallisi’nde bu kadar hamle yapılmadığına eminim. Kafamda sürekli hesap yapıyorum; “az önce bu otobüs benim önümdeydi, şimdi geçtim, bu araba ne zaman beni m bu kadar önüme geçti, aman buna yol verirsem geride kalırım”. Hiç susmaz mı bir insanın kafası yol boyunca.  Kendi kendimi susturmak için radyoda kanal değiştirip hoşuma gidecek bir şarkı bulmaya çalışıyorum. Şarkı bitiyor, hop kafamdaki ses yine bağırmaya başlıyor “buradan sonra en sol şerit akar”.

Bir saat süren kafamın sesini dinleme eziyetimin sonunda ne oldu biliyor musunuz;  soldan ikinci şeritteki hanımla aynı anda aynı yere parkettik!

Ben kafamın sesinden kafam şişmiş, dur-kalk yapmaktan sol bacağı felç arabadan indiğimde, kadın aynı rahatlık ve ruhsuzlukla arabasının yanından uzaklaştı. Neymiş; hiç kendini fazla hırpalamaya gerek yokmuş.

Ama ben, kendini hırpalamayı hayat düsturu edinmiş ben, rahatlık ve ruhsuzluk haline hiç yaklaşamadım ki. İçimde hep bir şeyi yetiştirme telaşı var benim. Sabah evden çıkmak için ayakkabımı giymeden önce asansörü çağırıyorum ki, asansörü beklerken vakit kaybetmeyeyim. Mutfaktan çıkıp arka odalara giderken beraberimde götürebileceğim maksimum malzemeyi alıyorum ki, bir daha dönüp vakit kaybetmeyeyim. Yemek pişirme hazırlığı sırasında soğanı kavururken bir şeyleri kesiyor, yemek pişerken sofrayı hazırlıyorum. Hepsi vakit kaybetmemek için. Bir yere mi gideceğim, sabahın köründe uyanıyorum “aman geç kalmayayım” diye. Kahvaltıya misafir mi gelecek, sabaha karşı uyanıp hazırlık yapmam gerektiğini düşünüyorum. Hadi bütün bunları yaparken kendimi yıpratıyor olsam neyse, bütün ev halkını da hırpalamayı ihmal etmiyorum.

Ne olacak benim bu halim yahu? Var mı aynı dertten muzdarip olan.

%d blogcu bunu beğendi: