Aylık arşivler: Ocak 2014

ZEMZEM SUYU

Geçen haftanın günlerinden birisinde, saatler 13.30’u gösterirken, Atatürk Havalimanı’nda 15.00’de kalkacak Antalya uçağını bekliyor, bir yandan da kitabımı okuyorum.  Uçağın kalkmasını, yalnız başıma gittiğim bir filmin başlamasını, saçlarıma sürülen boyanın etki etmesini beklerken en sevdiğim şeydir kitap okumak. Hem bekleme anını keyiflendirir, hem de kitabın içinde seyahat ederken zamanın nasıl geçtiğini anlamam. İşte o gün de, Elif Şafak’ın son kitabı “Ustam ve Ben” var elimde.

Fiilen Atatürk Havalimanı’nın 102 numaralı kapısının hemen yanında cama paralel yerleştirilmiş koltuklardan birisinde oturmakla birlikte, ruhum 1500’lü yıllarda, Mimar Sinan’ın yanında beyaz bir filin üzerinde dolanıyor. Öylesine kitabın içindeyim ki, kâh sarayın bahçesinde filbaz oluyorum, kâh inşaatlarda harç karıyorum, kah savaşlarda bir fil ile insanlara saldırıyorum.

Savaş hengâmesi içinde meydanlarda dolanırken tuhaf bir sesle irkildim; başımı kaldırdım. Karşımda aksakallı, beyaz kıyafetli bir adam duruyor. Halen 1500’lü yıllarda olup olmadığımı sorgularken, etrafta 2000’li yılların kıyafetleriyle dolaşan insanları da görüyorum göz ucuyla. Adam elinde tuttuğu plastik bir bardağı burnumun dibine kadar uzatıp “iç yavrum, zemzem suyu” diyor. Şaşkınım. Şaşkınlığımı fark eden adam ısrar etmeye başlıyor “iç kızım, kutsal topraklardan getirdim, zemzem suyu”. İstemediğimi söyleyip tekrar kitabıma dönüyorum ama nafile. Bu sırada adamın tipinde başka adamlar ve benzer kılıkta kadınlar da doluşuyorlar. Herkes bana bakıyor ve niye içmediğimi anlamaya çalışıyorlar. Ne yapacağımı düşünürken ağzımdan “sağolun, ben niyetliyim” sözü çıkıveriyor. Roller değişiverdi, artık adam şaşkın. Aslında için için bu sözü niye ve hangi mantıkla söylediğimi tartmaya çalışıyorum ama etrafımdaki kalabalığın benden uzaklaşmasından duyduğum memnuniyet, tartı işlemini sona erdiriyor. Tam, “oh kurtuldum” derken beyaz kıyafetli bir kadın omuzuma dokunup “kalk oradan, ben oturacağım” diyor. Elinde yarısına kadar su dolu 2,5 litrelik Coca Cola şişesini sallayarak “kutsal topraklardan geldim, çok yorgunum”. Artık bir kamera şakasının başrol oyuncusu olduğuma eminim. “Bu kadar tuhaflık üst üste gelmez” diye düşünürken kalkmadığım için kızan kadın yanımdaki sehpaya oturuyor. Elindeki şişeden su doldurup bana ikram etmeye çalışırken bir başkası uzaktan sesleniyor “niyetliymiş”. Kadın da şaşkınlar kervanının 2A numaralı koltuğuna kuruluyor.

Olayların bundan sonrası, başına kıyasla daha sakin geçti. Yaklaşık 30-40 kişilik Umre kafilesine, 4-5 tane Rus kadın eklendi. Kadınları, koltukta oturduğum için uzun zannediyordum ama ayağa kalkınca da durum değişmedi. Aşağıdan bakınca daha da net görünen takma kirpikleri adeta uzun sarı saçlarına destek olur gibi duruyorlar. Hepsi de aynı tipte. Zayıf, uzun, güzel. İçimi hafif bir kıskançlık kemirmeye başlarken gözüm Ankara erkanından olduğu her hallerinden belli olan bir başka gruba takıldı. Artık kitabımı kapattım ve bu noktadan sonra uçakta yanıma oturacak kişinin ihtimallerini ve sonuçlarını hesaplamaya başladım. Umre ekibinden birisi ile oturursam yol boyu zemzem suyu ikramını çekmem biraz zor olurdu. Rusların yanına oturursam, onların güzelliğini çekememe ihtimali ile karşı karşıyaydım. Ankara erkanı düşük ihtimal, onlar hep birlikte otururlar herhalde.

Uçağa girdim ve 5A’ya oturdum. Şimdilik yanım boş. Hemen kitabımı açıp 1500’lere hızla ışınlandım. 5C’ye hafif topluca ve Umre, Rus ve Ankara ekibinden olmayan bir adam oturdu, selamlaştık. Heyecanla aramıza oturacak kişiyi beklemeye başladım. Kur’a da Ankara erkanı çıktı. Adam ortaya oturdu. Ceketini çıkarttı. Silkeledi. Önündeki koltuğun arkasına astı. Bana döndü ve “kitap mı okuyorsunuz?” diye sordu. İçimden “yoo, dikiş dikiyorum, adım Katina” deyip makasımı havada sallamak geldiyse de “evet” diye cevapladım. Ceket ön koltuktan düştü. Adam “askı yok mu burada yahu!” diye söylendi. “Portmantoya assanıza” diyemedim. Ceketini özenle katladı ve kucağına koydu. Önünde duran cepten havayolu dergisini aldı “ben de severim kitap okumayı” dedi. Bunu söyledikten 2 dakika sonra (vallahi billahi abartmıyorum), adamın kolları ve bacakları istemsizce kımıldamaya başladı. Adam birinci cümlede uykuya daldı.

Uçak kalktı, servisler yapıldı. Adam hiç beklemediğim bir sessizlikle yemeğini yedi. Tekrar dergisini eline alıp, uyumadan önce kaldığı yerden okumaya başladı. Bilin bakalım iki dakika sonra ne oldu?

Uzun lafın kısası, harika geçen üç günlük Antalya seyahatimin ilk üç saati diğer günlere bedel derecede ilginç idi.

Olaylar mı beni çekiyor, ben mi olayları bilemiyorum. Ama seviyorum galiba böyle tuhaflıkları yaşamayı. Abarttığımı mı düşünüyorsunuz yoksa; asla!

Sağlıcakla kalın…

Taksi

Cumartesi gününün en civcivli saatlerinden birisinde, merkezden nispeten  uzak bir caddede oğlumla beraber taksi bekliyoruz.  Geçen taksilerin hepsi dolu. Hatta belki otobüs ile merkezi bir yere gideriz umuduyla otobüs durağında bekliyoruz. Gelen otobüsler, Hindistan’daki  trenler gibi her yanından insan sarkacak kadar dolu geliyor. Bırakın binme ihtimalini,  durakta durmuyorlar bile.

Birden bire uzaktan boş bir taksi belirdi. Taksi belirdikçe şoförü de belirdi. Simsiyah saçlı, iri yarı ve telefonla konuşan bir adam. Acaba binmesem mi diye düşünürken araç önümüzde durdu ve ben yakın bir mesafeye gideceğimizi söylemek için kapıyı açtım. Adam telefondaki kişiye “bir saniye lütfen” dedi ve bana dönüp “buyurunuz hanımefendi” diye cevap verdi. Oğlum ve ben taksiye kurulduk. İlk dikkatimi çeken radyodan yükselen klasik müzik. Telefon konuşmasını gayet nazik bir selamlama ile bitiren iri yarı ve biraz kaba görünümlü şoförümüz ağır ilerleyen trafikte yol almaya başladı. Kaldırımda taksi beklediği belli olan 18-19 yaşlarındaki bir kızı göstererek “sakıncası yoksa alabilir miyiz?” dedi. Adam o kadar korkutucu görünüyor ki, insanın olumsuz cevap verebilecek gücü yok sanki. “Tabii” diyebildim cılız bir sesle. Şoför yan tarafın camını indirip “buradan araç bulamazsınız, gelin sizi yukarıdaki göbeğe kadar götüreyim” dedi. Kız korkak gözlerle bana baktı, ben ona. Geldi ve ön koltuğa oturdu. Şoför “hoşgeldiniz” dedi.  Ağır ilerleyen trafikte sadece oğlumun ve radyodan uçuşan klasik müzik sesi duyuluyor. Göbeğe geldik ve araç sağa yanaştı. “Buyrun, buradan daha rahat araç bulabileceğinize eminim” dedi. Genç kız para vermeye kalkıştı “ne münasebet, siz benim müşterim değilsiniz” dedi ve kızı iyi günler dileyerek yolculadı.  Yine oğlumun ve klasik müzik nağmelerinin sesleriyle yola devam ettik. Evimize ulaşıp parasını ödedikten sonra yine son derecede nazik bir uğurlama ve iyi günler temennisi ile araçtan indik.

Taksinin arkasından şaşkın bakakaldım. Şaka mı, gerçek mi, rüya mı ayırt edemedim.

İyi şeyler de oluyor etrafta galiba.

VEFAT İLANI

VEFAT İLANI

Korkmayın başlığa bakıp, ölen filan yok. Yani en azından, Allah korusun, yakınlarımdan birisi değil ölen. Bahse konu olanlar bir gün önce vefat eden ve günlük gazetelerde ilanları çıkanlar.

Hafta içi her sabaha, en geç saat 10.00’da mesaj kutuma gelen “Vefat İlanları” mesajı ile başlıyorum.

İlk zamanlar çok sevimsiz gelen bu mesajların içindeki ilanları okurken, sanırım işin sevimsiz yanını bertaraf etmek amacıyla, istemeden tuhaf bir davranış geliştirdim.

Önce vefat edenin cinsiyetiyle başlıyorum işe.  Sonrası otomatik olarak şöyle gelişiyor:

Vefat eden;

Evli mi, bekar mı? Evlenmemişse ilanı kim vermiş? Kaç kardeşi var? Kardeşleri evlenmiş mi? Kaç yeğeni var?

Evli ise çocuğu var mı? Yoksa müteveffa için hafif bir üzüntü, varsa kaç tane? Çocukları evli mi? Evli olanlardan boşanan var mı? Kaç çocuğundan torunu var. Torunlar evli mi? Torunların çocukları var mı? Torunlarına veya torun çocuklarına vefat edenin ismi verilmiş mi? Verilmişse kızının çocuğuna mı, yoksa oğlunun çocuğuna mı? Vefat edenin ailesi dışında ilan verenler vefat edenin kiminin nesi (dünür, arkadaş vb.)?

Bu soruların cevapları ile aile ilgili kısa bir bilgi edinilir. Eğer iş torun çocuğuna kadar gelmişse süper, gayet uzun yaşamış, “Allah yerinde rahatlık versin” denilir.

Aile dışında kariyeri ile ilgili bilgiler de alınıyor. Çalıştığı yerden verilen vefat ilan ile son görevi öğreniliyor. Veya çocuğunun, eşinin önemli bir yakınının nereden çalıştığı anlaşılıyor. Üyesi olduğu dernek, spor kulübü, mezunu olduğu okullar vb. yerlerden verilen ilanlardan tuttuğu takım, mezuniyet yılı, dahil olduğu sosyal çevre belirleniyor.

Bunlar orta yaş ve üstü müteveffa ile ilgili kriterler.

Vefat edenin yaşı oldukça gençse durum değişiyor tabii. Google’dan geçmişine bakıp nasıl öldüğü öğreniliyor. Hastalıkla savaşmışsa kurtulduğu düşünülüp bir anlık huzur, kaza ile vefat ettiyse üzüntü duyuluyor.

Zannetmeyin ki olay aile, sosyal çevre, tuttuğu takım ile bitti. Eğer cenaze Levent Camii’nden kaldırılacaksa, öğlen veya ikindi saatlerinde Kanyon’un 24. katından çok net görülen caminin avlusuna bakılıp cemaat sayısı tahmin ediliyor. Askeri kökenlilerin bando mızıka ile uğurlanışına tanık olunup, gömüleceği yere göre nerede oturduğu veya aile kabristanının olup olmadığı gibi detaylar tahmin edilmeye çalışılıyor.

Bütün bunları düşünmek, ne yaptığımı yazmaktan daha kısa sürüyor, inanın.

A-aa, yüzünüzdeki o ifade niye yahu?

Allah uzun ömürler versin hepimize ve sevdiklerimize…

Sevgiyle…

%d blogcu bunu beğendi: