Aylık arşivler: Şubat 2014

Spor ve ben!

Çok hareketli bir insan olmama rağmen, maalesef sporla aram hiç iyi olmadı. 7-18 yaşlarım arasında yaşadığım astım hastalığımın tedavisini üstlenen doktorumun, beden eğitimi derslerinden raporlu olma zorunluluğu getirmesinin bunda büyük rol oynadığını düşünüyorum. Zaten içimde de yokmuş, bu yöntemle iyice içimden silinmiş galiba.

Hadi, 18 yaşına kadar beden eğitiminden raporluydum. E-ee, sonra niye biraz yönelmedim ki? Koşmayı sevmem, top oynamayı sevmem. Aslında galiba bilmem demek daha doğru. Gerçi iyi yürürdüm. Yazları da yüzerdim bol bol. Bisiklete binmeye ise bayılırdım. Bunları da bıraktım yavaş yavaş.

Dünyada geçirdiğim 44 yıl içinde, iki kez spor salonuna yazılma girişimim oldu. İlkinde başında “2” olan yaşların sonlarındaydım ve gayet esnektim. Derslerdeki hareketler hiç zor gelmezdi. İkincisinde, başında “3” olan yaşların ortalarındaydım. Toplasan 5 kez ya gittim, ya gitmedim salona. Hareketler biraz zor gelmişti ilk iki seferde ama sonra hemen toparlamıştım.

Başında “4” olan yaşların ortalarında olduğum Şubat 2014 itibariyle hayatıma sporu dahil etme kararı aldım. Kararı uygulamaya koymamla kendime şaşmam bir oldu. Kaslarım nasıl kısalmış, nasıl sertleşmiş ve nasıl da kütük gibi olmuşum! Ciğerlerim sanırım küçük bir balon halini almış. Biraz yüklenince sanki patlayacaklar.

Spor konusu hiç gündeminde olmayan benim gibi bir kadının, 20 yıl önce giydiği damatlığına halen sığabilecek kadar fit, sporla iç içe, hatta spor yapmadan yaşayamayan bir kocası var. Basket topunu alıp iki saat kendi kendine basket oynayabilecek kadar bu işten keyif alan, haftada en az bir kez futbol oynayan, bırak oynamayı, evde bulduğu her fırsatta her tür spor programını izleyen bir koca. Allahtan çocuklarım bu konuda babalarına benzemişler de hareket etmeyi, spor yapmayı seviyorlar.

Sonuç olarak; sevgili kocamın, evdeki aynaların, dolaptaki daralan giysilerin verdiği gaz ile hayatıma yeni bir düzen eklemeye niyetlendim. Bugüne kadar rutin olarak yapabildiği tek şey dişlerini fırçalamak olan birisi için, büyük bir hamle.

Bana sağlayacağı katkıları düşünürken “bloğuma yazacak bir sürü malzeme de çıkar hem” in aklımdan geçmediğini söylersem yalan olur.

Göreceğiz bakalım…

Azim…

Sonu…

Zafer…

 

Bir Pazar günü…

Sakin bir Pazar günüydü dün. Evde sadece ben ve oğlum. O koltuktan bu koltuğa attım kendimi. Kitap okudum, olmadı. Örgü ördüm, olmadı. Uyudum hiç olmadı. Canım bir şey yapmak istiyor ama ne olduğunu bir türlü çıkaramıyorum. Gönlümü eyleyemiyorum. Kolumu kıpırdatacak halim de yok aslında.

Acaba bir şeyler mi yemek istiyorum diye düşünerek buzdolabının kapağını açmamla, kendime gelmem bir oldu. Ben yemek pişirmek istiyormuşum!

Sebzelikte pişmeyi bekleyen, pırasa, kereviz, havuç ve kabağı hemen tezgâhın üstüne çıkarttım. Hepsi kıpır kıpır, “beni pişir, beni pişir” diye bağırıyorlar. İçlerinden ince ve düzgün görünen iki pırasayı, irice bir havucu, bir kerevizin yarısını,  ve üç kabağı ayırdım. Kalanları tekrar dolaba kaldırırken, tezgahın üzerindekiler, mağrur hallerini farketmediğimi zannettiler.

Aklımda harika bir sebze çorbası var. Önce pırasayı temizleyip ince halkalara böldüm. İçinde zeytinyağı kızdırılmış tencereye atıp kavurmaya başladım. Bu sırada havucu küp küp doğrayıp pırasalara ekledim. Kerevizi ve bir adet patatesi de yine küplere bölüp tenceredekilere dahil ettim. Üzerine kaynar suyu ekleyip kapağını kapattım. Onlar hafifçe pişmeye başlarken ben kabaklardan bir tanesini kabuğunu soymadan küp küp kestim ve kaynayan tencereye dahil ettim. 3 tatlı kaşığı yulafı sıcak suda yumuşatıp çorbaya döküp hızlıca karıştırdıktan sonra, karabiber ve tuzu da ekleyip tencerenin kapağını kapattım ve altını kıstım. 10 dakika sonra misler gibi çorbamız hazırdı. İnanın, yazmak yapmaktan daha uzun sürdü.

Henüz hızımı alabilmiş değilim. Aklımda kabaklı, dereotlu bir lezzet pişirmek var. Bir tart kalıbını güzelce yağlayıp, içine bir yufkayı, etrafından taşacak şekilde yaydım. Bir başka kapta kabukları soyulmamış iki kabağı ve bir orta boy soğanı rendeledim. Üzerine yaklaşık 100 gr rendelenmiş kaşar peyniri, 100 gr kadar ufalanmış beyaz peynir, 2 yumurta,  1 demet dereotu, 2 tatlı kaşığı kuru nane, yarım çay kaşığı tazecik rendelenmiş muskat, tuz ve karabiber ekledim. İyice karıştırıp, içi yufka ile kaplanmış kalıba döktüm. Dışarıda kalan parçaları, karışımın üzerine özenle kapattım. Üstüne su ve sıvı yağ karışımı sürüp, 200 derecede önceden ısıtılmış fırına yerleştirdim.

Mücver tartımız pişerken, roka, taze soğan, kıvırcık ve portakaldan oluşan malzemeleri güzelce harmanlayıp zeytinyağı, portakal suyu ve tuzla süsledim.

Sebze çorbası, kabaklı tart ve salatadan oluşan harika bir akşam yemeği…

Gönlüm hoşnut, midem hoşnut… Daha ne olsun.

Ağzınızın tadı hiç bozulmasın….

%d blogcu bunu beğendi: