Aylık arşivler: Mart 2014

Bir şehir arkamızdan ağladı

Ben çok şanslı bir insanım. Harika bir komşu bana harika bir dost kazandırdı. Sonra o dostun harika ailesi ile tanışma ve dost olma fırsatımız oldu. Yetmedi, o ailenin harika arkadaşlarını, hayatımın sonuna kadar unutmayacağım güzellikte bir Karadeniz seyahati sırasında tanıdım.

İşte harika komşu ile başlayıp, harika arkadaşlarla biten bu çemberin içinden etrafıma baktığımda gördüklerim ayaklarımı yerden kesiyor desem inanır mısınız?

İlk kez 2013 yılının Nisan ayında bir Cuma akşamı Sabiha Gökçen Havalimanı’nda karşılaştığım arkadaş grubuyla, neredeyse bir yıl sonra, 7 Mart Cuma akşamı yine Sabiha Gökçen Havalimanı’nda karşılaşmamızı görenler, birbirini özlemiş akrabaların hasret giderişini izlediklerini zannetmiştir. Ne kıymetli dostluklar ki, bu kadar aradan sonra bile birbirimizi görünce, gözlerimizdeki ışıltı etrafımızda hareler oluşturuyor.  Ne kıymetli dostluklar ki, bu kadar aradan sonra kaldığımız yerden devam edilebiliyor.

7 Mart Cuma günü 20.00’de kalkan İstanbul-Hatay uçuşu ile 9 Mart Pazar akşamı 22.20’de kalkan Hatay-İstanbul uçuşlarının arasına sığdırılan yemeklerin bir kaçını Facebook’ta paylaşmıştım.  25 kadından oluşan grubumuzla, Antakya ve İskenderun’u yedik desem yeridir. Hatta yiyemediklerimizi yanımıza aldık. Salça, nar ekşisi, zahter, cezerye stokları tükendi. Hatay yüzüğü denilen aksesuar, tasarlandığından beri bu kadar rağbet görmedi. İpekçiler, bir defada bu kadar fuları hiç satmadı. Künefe tüketimi nedeniyle azalan kadayıf stoku komşu illerden tedarik edildi. Defne sabunu üretimini hızlandırmak için Gaziantep ve Mardin’den marabalar getirildi. Antakya ve İskenderun Ticaret Borsaları, bundan sonra gelebilecek olası büyük gruplar için nasıl bir yol izlemeleri konusunda toplantılar ve seminerler düzenleme kararı aldı. Küçük esnafın bilgilendirilmesi için kurslar planlandı.  Esnaf arkamızdan sular döktü, kanlı göz yaşlarıyla beraber. Son olarak Pegasus havayolları, fazla bagajlar için ek sefer koydu.

….

Kabul ediyorum, biraz abartmış olabilirim ama gerçekten yine anılardan silinmeyecek bir haftasonu geçirdim. Gezilenleri, görülenleri, olanları yazmak boşuna. Olayın özü grubun birlikteliğindeydi. Yaşamak gerek, anlatılmaz…

Dedim ya, ben çok şanslı bir insanım. Bu dostluklar, bu yaşanmışlıklar ne çok şey kattı bana.

Herkese teşekkürler.

Dostlukla kalın…

Reklamlar

Servis arıza yaptı

Bu sabah çok saçma başladı. Haftasonunun yorgunluğunu henüz üstümden atamamış olmanın rehavetiyle zar zor yataktan kalktım ve hazırlanıp servisi beklemek üzere dışarı çıktım.  Hava buz gibi, yağmur yağıyor; adeta ruhumun soğukluğuna ve ağlaklığına eşlik eder halde. Cep telefonum çaldı. Sevgili arkadaşım Deniz servisin arıza yaptığını, benden önceki arkadaşımızın taksi ile geleceğini, beni ve sonrakileri alıp yola devam edeceğimizi söyledi. O anda cüzdanımı evde unuttuğumu farkettim ama artık çok geçti. Taksinin gelmesini beklemeye başladım. Arkadaş taksi bulmakta zorlanmış olmalı ki, ruhumun soğukluğu ve ağlaklığı iki misline çıkana kadar bekledim.  Bu kadar bekledikten sonra önümde duran, oldukça pis bir taksi ve kaba bir şoförden ibaretti. Sabahın 7.00’sinde ancak bu malzeme varmış elimizde.  Taksi Novada AVM’nin taksisi olmasına rağmen, FSM Köprüsü’ne nasıl gideceğini bilemiyor. Hani “karşının taksisiyim” diyenler vardır ya, işte onlardan. En sol şeride, bütün şeritleri yara yara geçişinden, hiç karşıya geçmediğini de anladık. Zira, sol şerit hiç yürümez! Arkada iki kadın, önde bir erkek seyahatimize başladık. Biz vıcır vıcır annelik, eşlik ve kadın olmanın zorlukları üzerine konuşuyoruz. Şoförden ve öndeki arkadaştan çıt çıkmıyor.

Arabanın içi hamam gibi ve kalorifer en yüksekte çalışıyor  -müşteri  memnuniyeti önemli tabii-. Terleyen şoför, 90 km hızla giderken hırkasını çıkarmaya başladı. Savruluyoruz sağa sola ama hiç çıkartma çabasından vazgeçmiyor.  Gün zaten saçma başlamış, bu saçma adamla sıkışık trafikte devam ederken, şoför arkadaki muhabbetten sıkılmışçasına radyoyu açıp, sesini de yükseltti. Kısmasını rica ettim, sadece 1 birim azalttı! El mahkum, seçtiği tuhaf kanalı dinliyoruz. Bu arada kanaldaki spiker bir bilmece soruyor; “bir araba galerisinden sıfır araba almaya gittim, deposu dolu ama çalışmıyor, neden?”. Bu soruyu sorarken “depo su dolu” diye de bastıra bastıra söylüyor. Cevaplarınızı “DAMAR” yazıp bilmem kaça gönderin dedi. Allahım, nasıl bir başlık bu yahu… Sonra da gelen cevapları okumaya başladı; yok, aküsü yokmuş, yok, anahtarı yokmuş… “Yahu deposunda su var” diye bağırmak istiyorum. Acaba bu kanalı dinleyenlerin IQ’su 1-5 arasında mı seyir ediyor! Bağırmaktan vazgeçip  DAMAR yazıp cevabı göndermeye karar verdim.

Sonuç: az önce radyodan arayıp kazandığımı söylediler. Hediyem bedava DIGITURK üyeliği.

Gün başladığı gibi devam ediyor. Elde var bedava DIGITURK üyeliği…

Umarım sizin gününüz iyi başlamıştır…

Sevgiyle…

Kırk yılda bir namaz…

Bloğuma yazmadığım bu süreye bir apandisit ameliyatı sığdırdığımı bilmeyen kaldı mı acaba?

Bir önceki yazımda spora nasıl da heyecanla başladığımı anlatmıştım. İşte o şevk ile 6 Şubat Perşembe akşamı gittiğim spor salonundan dönüşümde başlayan ağrılarım sonrasında 7 Şubat Cuma günü apandisit ameliyatı oldum.

Spor salonundan eve geldiğimde başlayan mide ağrımın lokasyonu değişip, ateşim de çıkınca eşim muayene edip durumun pek iç açıcı olmadığını söylediyse de, ben saat 12.00’ye kadar hastaneye gitmemek için direndim ama o saatten sonra yenik düştüm. Sabah 02.00’ye kadar hastanede geçen sürede durum çok net anlaşılmayınca ertesi sabah saat 08.00’a randevu verip eve gönderdiler. İlaçların etkisiyle güzel bir uyku çektim ama sabaha karşı yine aynı ağrı, hatta daha şiddetlisiyle uyandım. Kalkıp işe gidecek şekilde giyindim. Aksesuarlar, makyaj, saç hepsi tamam. Eşim niye eşofmanlarımı giymediğimi sorunca “tetkiklerden sonra işe gideceğim” dedim. Başını hafifçe yana yatırışındaki tuhaflığı hayra yorup evden çıktık.

Bundan sonrası çok hızlı gelişti. Kan tahlilleri, cerrah muayenesi, bilgisayarlı tomografi, yetmedi tomografi sırasında ilaç verilerek tekrar tomografi. Bütün bunların sonunda, sevgili eşimin 12 saattir söylediği üzere, apandisit teşhisi kondu. Saat 13.30 olmuştu bile. Ben bir gece önce 20.00’de yediğim azıcık yemeğin etkisinin geçmemesine dua ederek, benim için ayrılmış odama doğru harekete geçtim. Hemşireler saat 15.00 gibi ameliyata alınacağımı söyleyince eşim hastanede gerekebilecek eşyalarımı almak üzere eve gitti.

Yatağa uzanıp Facebook’a girdim ve “zayıflamakta azimliyim. işe apandisitimi aldırmakla başlıyorum. 50 gr., 50 gr.dır” yazdım. Odamın kapısı çalındı. Hemşire elinde ameliyathane giysileri ile yatağıma yaklaştı. Ben “daha erken değil mi hazırlanmak için?“, hemşire “ameliyathane müsait, sizi hemen alabileceğiz“. Bu tuhaf konuşmanın ve hızlıca hazırlanmanın ardından yatağıma kurulmadan önce eşimi arayıp “ben ameliyata giriyorum” dedim. “Çıkınca görüşürüz” dedi. Uzandım. Bir hastabakıcı yatağın frenlerini açtı ve beni odadan çıkardı. Ne de keyifliymiş böyle gitmek. Sonra asansöre bindik. Ameliyathanenin kapısında beni içeriye teslim ettiler. Gözleri ışıl ışıl gülümseyen doktorum “hoşgeldiniiz” dedi. Ben gayet mutlu “hoşbulduuk” diye yanıtladım. Her şey tuhaf. Birisinin evinde misafirlikte miyim yoksa? Hastalığımı teşhis eden cerrah hanım yanıma yaklaştı. Bütün ekip inanılmaz sevecen. Bende bir huzur. Doktor hanıma kesilecek yerleri bikini giydiğimde kötü durmayacak şekilde seçmesini rica ettim, “tabii” dedi. Sonra bir başkası yanıma yaklaşıp şimdi sizi uyutacağız diyerek bir iğne yaptı. Herkes bir keyifli, bir keyifli -veya bana öyle geliyordu-. Gülümsedim ve “galiba uyuyorum, hadi hoşçakalın”.

Kendime geldiğimde, az ileride bir başka yatakta yatan hastanın da olduğu, duvarları ameliyat malzemeleri ile kaplı bir odadaydım. Yüzümün yarısını kaplayacak şekilde duran oksijen maskesini ağzımdan çıkarıp başıma taktım. Arada içimin geçtiğini hissediyorum ama ne kadar süre burada kaldığımı anlayamıyorum. Hemşire yanıma yaklaşıp “maskeyi güneş gözlüğü yapmış” dedi. Güldüler. Ben de güldüm ama içimden. Güle oynaya geldiğim yolu, hiç gıkım çıkmadan geri katedip odama geldiğimde eşimin beni karşıladığını farkedip rahat bir uykuya daldım.

Beni hiç yalnız bırakmayan, telefonla arayıp durumumu takip eden dostlarımla geçen bir günün ardından dünyanın en titiz refakatçisi unvanını kimselere kaptırmayacağına emin olduğum kardeşimle ilk gecemizi geçirdik.

Ertesi sabah gözümü açtığımda aklımda tek bir şey vardı “yemek!”. 36 saat süren açlığımdan sonra 5 adet petibör bisküvi ve 1 fincan çay insana kaymaklı ekmek kadayıfı hissi yaratıyormuş, böylece öğrenmiş oldum. Öğle yemeği daha zengindi; 1 kase ılık ayran (çorba dediler ama bu isim bence daha uygun) ve 1 kase içinde hiç kayısı olmayan kayısı hoşafı. Bir yandan açlıkla savaşırken, bir yandan da inşallah bu kadar açlığın sonunda biraz zayıflarım diye düşünüyorum.

Eşim yanımdan bir an bile ayrılmıyor. Ne güzel şeymiş bu yahu. Doğumlarımdan sonra bile bu kadar poh pohlanmamıştım.

Gelenler, gidenler, arayanlarla geçen ikinci günün gecesini de yine “dünyanın en titiz refakatçisi” unvanlı kardeşimle geçirdim.

Eve dönüş herkese iyi geldi. Sonrasında bir haftalık iyileşme sürecini tamamlayıp zımba gibi işe döndüm.

Öylesine dinlenmişim ki, herkes apandisit ameliyatı adı altında, botox ve liposaction yaptırdığımı zannetti. Kimbilir!??

Sağlıcakla kalın…

%d blogcu bunu beğendi: