Aylık arşivler: Ekim 2015

Mikrodalga Fırın Masterı Yaptım:)

Sevgili İpek Williamson’a ithafen…

**********

Çok sevgili dostum İpek her zaman bana mikrodalga ile yaptıklarımı, yapabildiklerimi bir beyaz eşya firması ile anlaşıp kitap haline getirmemi önerirdi. Canım İpekciğimin dediğini yapamadım ama bloğumdan bildiklerimi aktarmadan da edemedim tabii.

Deneyimlerimi paylaşmadan önce mikrodalga fırınla ilgili önemli bir kaç bilgiden bahsetmek isterim. Bu cihazda asla metal ve sırlı seramik kaplar kullanılmaz. Cam kaplar en sağlıklı olandır. Plastik kapları pek tercih etmemeye çalışın. Hazır yemeklerin içinde olduğu plastik vb. malzemeleri asla mikrodalga fırınınızda kullanmayın. Sosis, yumurta gibi gıdalar direkt olarak kesinlikle pişirilmemelidir, patlayıp fırınınızın hücrelerine nüfuz eder maazallah. Çalışma prensibinde gıdanın içindeki sıvıyı hareket ettirme yattığı için, özellikle ekmek gibi, az nem içeren gıdaların üzerini, mikrodalga fırınlar için özel üretilmiş kapaklarla kapatmalısınız. Böyle bir malzemeniz yoksa, bir kabın içine koyup üzerini keni kapağıyla veya streç film ile kapatabilirsiniz. Kenarlarında lastik olan saklama kabı kapaklarını kesinlikle mikrodalga fırına koymayın. Sızdırmazlık özelliklerini kaybederler.

Teknik bilgilerden aklıma gelenler bunlar. Hayatımın vazgeçilmezi diyebileceğim mikrodalga fırında süt ve yemek ısıtma işleri, yaptığım en sıradan hareketlerden. Neler mi yapıyorum? Buyurunuz…

Puding ve veya sos gibi şeyler pişireceğim zaman asla ocağın önünde pişirerek vakit kaybetmiyorum. Derince bir cam kabın içine 1 lt süt 4 yemek kaşığı kakao, 8 yemek kaşığı şeker, 4 yemek kaşığı nişastayı ekleyip iyice karıştırın. Sonra maksimum ısıda önce 4 dakika çevirin. 4 dakika dolunca çıkarıp, bir çırpıcı ile karıştırıp, 5 dakika daha mikrodalgaya koyun. Çıkınca içine 1 yemek kaşığı tereyağ ekleyip eriyene kadar karıştırdıktan sonra kaselere boşaltın. Ta taaa; puding hazır.

Çocukların canı tatlı bir şeyler mi çekti? 1, 5 bardak şeker, 1 bardak süt, 1 bardak sıvı yağı, şeker eriyene kadar çırpın (yaklaşık 2 dk. sürüyor). Çırpılmış karışımdan 1 bardak ayırıp kenara alın, kalanının üzerine 2 yumurta, kabartma tozu, 1,5 bardak un ekleyip iyice karıştırın. Cam bir tepsiye döküp mikrodalga fırında maksimum ısıda 7 dakika pişirin. Sürenin sonunda bir kürdan yardımıyla üzerinde delikler açıp, ayırdığınız bardaktaki karışımı üzerine dökün. Hindistan ceviziyle süsleyip 7 dakikada tüketilmesinin keyfini sürebilirsiniz.

Acil durumlar için buzlukta duran donmuş ekmekleri, üzerini mutlaka kapatarak, minimum ısıda 10 saniye döndürmek yeterli. Taptaze ekmek kokusu masaya geliyor.

Yuvarlak lavaşların üzerine rendelenmiş kaşar, domates ve sucuk koyup mikrodalgada, üzerini mutlaka kapatarak 15 saniye çevirin. Alın size acil durum pizzası.

Pazar sabahı, büyükçe bir patatesi bir kaç yerinden çatalla delip maksimum ısıda 5 dk çevirin. Çıkartıp kabuğunu soyduktan sonra çatalla ezip, tuz ve karabiberle tatlandırın. Üzerine 2 yumurta kırıp kızgın ve yağlanmış tavaya dökün. Patatesli omletiniz hazır bile.

Cam bir kaseye, yarım bardak cin mısırı döküp, üzerini streç filmle kaplayın. Bir kaç yerinden küçük delikler açtıktan sonra, en yüksekten bir düşük ısıda 5 dakikaya ayarlayın. Bu sırada izleyeceğiniz filmi seçebilirsiniz.

Çocuklar bebekken, biberonlarını ve emziklerini derince bir cam kaba koyup, dibine bir parmak su ekliyordum. Üzerini kapatıp, maksimum ısıda 5 dakika çalıştırıyordum. En iyi dezenfekte yöntemidir.

İstediğiniz bir tür elmanın (ekşi olmayan) çekirdeklerini üzerinden bir delik açmak suretiyle çıkartın. Bu işlemi yaparken kesinlikle altını delmeyin. Ben kabağın içini oymak için kullandığım aleti kullanıyorum bu iş için. Ardından açtığınız yere ağzına kadar toz şeker ve biraz tarçın dökün. Tüm elmalara bu işlemi uygulayıp cam bir kaba dizin. Üzerini kapatıp, mikrodalganızı en yüksek ısıda 3 dakika çalıştırın. Çıkan elmaları servis yapacağınız tabağa alıp, yanına bir top vanilyalı dondurma ile ılık ılık ikram edin. Nefis bir tatlı. Hem de 3 dakikada.

Cam bir kabın içine küçük parçalara ayırdığınız brokoli, karnıbahar ve havucu koyun. Üzerini kapatıp, maksimumda 3-4 dakika pişirin. Çıkarıp soğuttuktan sonra üzerine tuz, limon ve zeytinyağ ekleyerek harika bir salata hazırlamış olursunuz.

Yumurta haşlamak için mikrodalga fırına özel olarak üretilmiş malzemelerden alıp, çok rahatlıkla yumurtalarınızı istediğiniz kıvamda pişirebilirsiniz.

Hep yemek için mi kullandığımı zannediyorsunuz? Yooo…

Çocukların kulağı mı ağrıdı? Hemen plastik, küçük bir sepet edinin. İçine yumuşakça bir havluyu koyup, mikrodalganın minimum ısısında 15 saniye çevirin. Sonra kulağa kompres. Geçmiş olsun…

Küçükken annem kış aylarında banyoya girdiğimizde çamaşırlarımızı sobanın üzerine asardı. Banyodan çıktıktan sonra o sıcacık çamaşırları giymekten büyük mutluluk duyardım. Devir değişti tabii. Yukarıda bahsi geçen plastik sepetin içine çocukların çamaşırlarını koyun. Minimum ısıda 10 saniye çevirip çocuklara giydirin. Ne keyif, ne keyif…

Şimdilik bunları yapabiliyorum. Yeni şeyler bulursam mutlaka paylaşırım.

Sevgiyle kalın…

Reklamlar

Bir Ben Var Bende, Ben de Tanımıyorum

Pazartesi sabahı gözlerimi açtım. Karanlık, yağmurlu bir sabah. Kımıldayacak halim yok. Haftasonunda evin orta yerinde patlayan bomba nedeniyle olsa gerek, her yer her yerde. Eşim işe, çocuklar okula gittiler. Bombanın etkileri her odada hissedilmesine rağmen, ben sanki bomboş bir odada otururcasına umarsızım. Güzel bir kahvaltı hazırlayıp kendimi güne karşı ilgi ve sevgi dolu hissettirme kararı alıyorum. Kayısı haşlanan yumurtayı tabağın kenarına iliştiriyorum. Yanına, tadına bayıldığım, tuzunu almak için bir gece önceden suya koyduğum peynir ve kırma yeşil zeytin. Hepsi bir araya gelince güzel bir sohbete başlıyorlar. Earl gray çay da hazır. En sona bırakılan ekmeklerin kızardığını duyurmak için makineden gelen tıkırtıyla beraber sofram hazır. Masa şenlik yeri gibi; çay dumanını tüttürerek, ekmekler mis gibi kokularını salarak katılıyor tabaktakilerin sohbetine. Ben sadece onlara bakıyorum. Hiç muhabbetlerine katılacak isteğim yok. Televizyonda hoşuma gidecek bir şeyler arıyorum. Film; ı-ıh. Dizi; tcık. Radyo; hiiç çekemem. Tabaktakileri biraz dürdüklüyorum. Küskünler bana. Özellikle ekmek ve çay. Hiç yüz vermiyorlar. Ötekiler biraz daha canlı. Atıştırıyorum biraz daha ve hepsiyle ilişkimi bitiriyorum. En iyisi biraz uyuyayım. Yatak odasında, bombanın etkisinden en az nasibini almış yer olan yatağıma yatıyorum. Sağa dönüyorum kafamda bi gürültü, sola dönüyorum aklımda bi fikir. Ne gürültünün içeriğini anlıyorum, ne fikrin ne olduğunu. Olmadı; kalkıyorum. Biraz bomba kalıntılarını mı toplasam? Mutfaktan başlıyorum. Sonra salon. Yatak odalarına geçecek halim yok. Kendimi dışarı atmaya karar veriyorum. Daha ortada yemek yok. Bırak yemeğin pişmesini, yemeğin ne olacağına dair fikir bile yok. Neyse soluğu kuaförde alıyorum. Koltuğa oturup “kesiver saçlarımı” diyorum. “Durum fena galiba?” diye soruyor adam. “Yooo, nerden çıkardınız?” diyorum. Durum fena mı acaba? Bilmem? Durumun ne olduğunu daha anlayamadım ki, fena mı değil mi değerlendireyim. Adam saçlarıma kat vereceğini söyleyerek saçma sapan kesmeye başlıyor. Sonra bir başka saçma adam kırık fön çekeceğini söylüyor. “Yahu benim ruhumda, yeri belli olmamış bir çatlak var zaten, bi de saçıma kırık fön çekme” diyemiyorum. Adam azim azim elindeki yuvarlak fırçayı döndüre döndüre bişiler yapıyor. Hah, şahtım şahbaz oldum. Canım saçlarımın saçma sapan olmuş hali de yetmiyor bi de tırnaklarımla ilgilenilmesini istiyorum. Belki bu iyi gelir. Ellerim yapılıp bitiyor. Ruhuma bi bakıyorum; tık yok. Sonra ayaklarım. Hiiç… Kös kös çıkıyorum kuaförden. İçim halen sıkkın, saçım kırık fönle gelinin yengesi modunda markete gidiyorum. Herkes bana bakıyor olabilir mi? Yok canım daha neler, alt tarafı kırık fön. Biraz et alıp, koşarak eve geliyorum. Hemen pişirmek üzere ocağa yerleştiriyorum. Sanırsın ki bizon eti. Pişir allah pişir, pişir allah pişir. Hiç durmadan sert et tadıyorum. Hatta sonunda tattığım et parçası bitiyor ama yemek halen çiğ. Yapacak bişi yok. “Sofra hazııır, yemekte sahanda salçalı bizon vaaaar” diye sesleniyorum. Çiğnemeye çalışırken anlıyorlar ne demek istediğimi. Yanındaki makarnayla yuvarlamaya çalışıyorlar bizonu yavaş yavaş. Bi de üstüne su içince daha rahat yutuluyor. Sonuç olarak Pazartesi günü, ruh karanlığıyla bitiiip gidiyor.

Salı sabahına daha bir umutla başlıyorum. Okula ve işe gidenleri yolculayıp üzerimi giyiyorum. İnanılmaz ama gerçek ki, İkinci Dünya Savaşı’nın bile izleri daha kolay silinmiştir, bizim evde patlayan bombalardan. Ev halen dağınık. “Boşveeer” deyip çıkıyorum evden. İki dirhem bir çekirdek. Yine fonda “batsın bu dünya” benzeri bir melodi var. Apartmanın kapısından çıkarken bir komşu ile karşılaşıyorum. Çocuklarıyla hayatın zorluğundan, hem çalışmaktan, hem de eşinin işleri nedeniyle eve az gelmesi nedeniyle ne kadar sıkıldığından bahsediyor. Ben, dudaklarımdaki mat kırmızı rujumdan aldığım enerjinin bana verdiği yetkiye dayanarak canını sıkmamasını, en önemli şeyin sağlık olduğunu ve herşeyin yoluna gireceğini söylüyorum. Kadıncağız seviniyor bunları hatırlattığım için. Birbirimize sevgi dolu sözcüklerle veda ediyoruz. Arabaya binip söylediklerimi düşünüyorum. Şaşkın şaşkın yola çıkıp ofise ulaşıyorum. Adeta bir sevgi yumağıyım; karşılaştığım herkesle gülüşüp, konuşuyorum; hayatın ne güzel olduğundan, önümüzdeki hafta gerçekleşecek planlardan bahsediyorum. Ruhum arada vücudumdan ayrılıp bana karşıdan bakıyor şaşkın şaşkın, bu da kim diye. O gün eve iki saat on dakikada varıyorum. Yolda ateşim çıkıyor, su satanlardan su alıp ilacımı içiyorum. Karnım açıkınca simitçiden simit, üzerine tatlı olarak koshelvacıdan koshelva alıyorum. Keşke çay satan da olsaydı diye düşünüyorum. Meyve satan da var ama meyveyi çaydan sonra tercih ettiğim için almıyorum. Eve vardığımda ateşten dudağım uçuklamış haldeyim. Yatıyorum. Çarşambaya daha umutla başlamak üzere.

Çarşamba sabahı da durum aynı. Kılımı kıpırdatmak istemiyorum. İçimde bir şey var ama ne olduğunu gerçekten çözemedim. Rahat batması sendromu diye bişi var mı acapa tıpta? Sanırım benimkisi böyle bir şey. Bombaların etkilerini azıcık daha yok edip, yine iki dirhem bir çekirdek evden çıkıyorum. Bu kez bir toplantıya katılacağım. Mat kırmızı rujumdan aldığım enerjinin bana verdiği yetkiye dayanarak yine cıvıl cıvıl bir halde toplantının yapılacağı yere varıyorum. Ruhum yine dışarıdan bakıyor şaşkın şaşkın. Herkesle sarılışıp, öpüşüyorum. Bi enerji, bi enerji. Herkes mutluluğumun yüzüme yansıdığını söylüyor. Mat kırmızı rujumla gülümsüyorum onlara. Sonra yakın bir dostuma gidiyorum. O yemiyor tabii. “Senin kafan nerede allah aşkına, beni dinliyormuş gibi görünmekten vazgeç” diyor. Ne olduğunu bilmediğimi ona da söylüyorum. Oradan çıkıp eve geliyorum. Hızlıca yemek pişiriyorum. Biraz dinleniyorum. Çocukları karşılıyorum. Sonra kocamı karşılıyorum. Yemek yeniyor (bu kez harika olduğu için takdirler iletiliyor). Kırmızı rujum çıkmış. Bana verdiği enerjiden aldığım yetkiyi kullanamıyorum. Sofra toplanıyor. Ben haftasonunda yapacağım sunumu hazırlamak üzere bilgisayarın başına geçiyorum. Mutlu mu oldum ne? A-aaa evet yaaa. Ben klavyenin sesini duymak istiyormuşum galiba. Sunumu bitirip yatıyorum. Perşembenin şansı yüksek galiba.

Bugün nispeten daha iyi kalktım. Evi toparladım, çocukları ve kocamı yolculadım. Hızlıca hazırlandım. Mat kırmızı ruj başrolde. Ofise gidip toplantıya katıldım. Sonra bilgisayarın başına geçip bir röportajın son rotuşlarını yaptım. Klavyemin sesi, bilgisayar ekranının ışığı iyi geliyor ruhuma. Yazdıkça yazıyorum, düzelttikçe düzeltiyorum. Ofisten çıkıp eve geldim. Çocuklar için börek ve kek hazırladım. Harika bir çay sofrası. Yemek de hazır. Sonra birden bire kendimi bilgisayarın başında buldum. Desktop’taki “word” ikonuna tıklayıp boş bir sayfa açtım. Başladım bu yazıyı yazmaya. Yazdıkça iyi hissettim, iyi hissettikçe yazdım. Meğer içimdeki sancının nedeni buymuş. Yazmaya gebeymişim. Yazıyı bitirdiğimi hissettikçe rahatladım. İçimde bir huzur, yüzümde bir gülümseme var. Dosyamda ise yeni yazım… Nurtopu gibi…

%d blogcu bunu beğendi: