Bir Ben Var Bende, Ben de Tanımıyorum

Pazartesi sabahı gözlerimi açtım. Karanlık, yağmurlu bir sabah. Kımıldayacak halim yok. Haftasonunda evin orta yerinde patlayan bomba nedeniyle olsa gerek, her yer her yerde. Eşim işe, çocuklar okula gittiler. Bombanın etkileri her odada hissedilmesine rağmen, ben sanki bomboş bir odada otururcasına umarsızım. Güzel bir kahvaltı hazırlayıp kendimi güne karşı ilgi ve sevgi dolu hissettirme kararı alıyorum. Kayısı haşlanan yumurtayı tabağın kenarına iliştiriyorum. Yanına, tadına bayıldığım, tuzunu almak için bir gece önceden suya koyduğum peynir ve kırma yeşil zeytin. Hepsi bir araya gelince güzel bir sohbete başlıyorlar. Earl gray çay da hazır. En sona bırakılan ekmeklerin kızardığını duyurmak için makineden gelen tıkırtıyla beraber sofram hazır. Masa şenlik yeri gibi; çay dumanını tüttürerek, ekmekler mis gibi kokularını salarak katılıyor tabaktakilerin sohbetine. Ben sadece onlara bakıyorum. Hiç muhabbetlerine katılacak isteğim yok. Televizyonda hoşuma gidecek bir şeyler arıyorum. Film; ı-ıh. Dizi; tcık. Radyo; hiiç çekemem. Tabaktakileri biraz dürdüklüyorum. Küskünler bana. Özellikle ekmek ve çay. Hiç yüz vermiyorlar. Ötekiler biraz daha canlı. Atıştırıyorum biraz daha ve hepsiyle ilişkimi bitiriyorum. En iyisi biraz uyuyayım. Yatak odasında, bombanın etkisinden en az nasibini almış yer olan yatağıma yatıyorum. Sağa dönüyorum kafamda bi gürültü, sola dönüyorum aklımda bi fikir. Ne gürültünün içeriğini anlıyorum, ne fikrin ne olduğunu. Olmadı; kalkıyorum. Biraz bomba kalıntılarını mı toplasam? Mutfaktan başlıyorum. Sonra salon. Yatak odalarına geçecek halim yok. Kendimi dışarı atmaya karar veriyorum. Daha ortada yemek yok. Bırak yemeğin pişmesini, yemeğin ne olacağına dair fikir bile yok. Neyse soluğu kuaförde alıyorum. Koltuğa oturup “kesiver saçlarımı” diyorum. “Durum fena galiba?” diye soruyor adam. “Yooo, nerden çıkardınız?” diyorum. Durum fena mı acaba? Bilmem? Durumun ne olduğunu daha anlayamadım ki, fena mı değil mi değerlendireyim. Adam saçlarıma kat vereceğini söyleyerek saçma sapan kesmeye başlıyor. Sonra bir başka saçma adam kırık fön çekeceğini söylüyor. “Yahu benim ruhumda, yeri belli olmamış bir çatlak var zaten, bi de saçıma kırık fön çekme” diyemiyorum. Adam azim azim elindeki yuvarlak fırçayı döndüre döndüre bişiler yapıyor. Hah, şahtım şahbaz oldum. Canım saçlarımın saçma sapan olmuş hali de yetmiyor bi de tırnaklarımla ilgilenilmesini istiyorum. Belki bu iyi gelir. Ellerim yapılıp bitiyor. Ruhuma bi bakıyorum; tık yok. Sonra ayaklarım. Hiiç… Kös kös çıkıyorum kuaförden. İçim halen sıkkın, saçım kırık fönle gelinin yengesi modunda markete gidiyorum. Herkes bana bakıyor olabilir mi? Yok canım daha neler, alt tarafı kırık fön. Biraz et alıp, koşarak eve geliyorum. Hemen pişirmek üzere ocağa yerleştiriyorum. Sanırsın ki bizon eti. Pişir allah pişir, pişir allah pişir. Hiç durmadan sert et tadıyorum. Hatta sonunda tattığım et parçası bitiyor ama yemek halen çiğ. Yapacak bişi yok. “Sofra hazııır, yemekte sahanda salçalı bizon vaaaar” diye sesleniyorum. Çiğnemeye çalışırken anlıyorlar ne demek istediğimi. Yanındaki makarnayla yuvarlamaya çalışıyorlar bizonu yavaş yavaş. Bi de üstüne su içince daha rahat yutuluyor. Sonuç olarak Pazartesi günü, ruh karanlığıyla bitiiip gidiyor.

Salı sabahına daha bir umutla başlıyorum. Okula ve işe gidenleri yolculayıp üzerimi giyiyorum. İnanılmaz ama gerçek ki, İkinci Dünya Savaşı’nın bile izleri daha kolay silinmiştir, bizim evde patlayan bombalardan. Ev halen dağınık. “Boşveeer” deyip çıkıyorum evden. İki dirhem bir çekirdek. Yine fonda “batsın bu dünya” benzeri bir melodi var. Apartmanın kapısından çıkarken bir komşu ile karşılaşıyorum. Çocuklarıyla hayatın zorluğundan, hem çalışmaktan, hem de eşinin işleri nedeniyle eve az gelmesi nedeniyle ne kadar sıkıldığından bahsediyor. Ben, dudaklarımdaki mat kırmızı rujumdan aldığım enerjinin bana verdiği yetkiye dayanarak canını sıkmamasını, en önemli şeyin sağlık olduğunu ve herşeyin yoluna gireceğini söylüyorum. Kadıncağız seviniyor bunları hatırlattığım için. Birbirimize sevgi dolu sözcüklerle veda ediyoruz. Arabaya binip söylediklerimi düşünüyorum. Şaşkın şaşkın yola çıkıp ofise ulaşıyorum. Adeta bir sevgi yumağıyım; karşılaştığım herkesle gülüşüp, konuşuyorum; hayatın ne güzel olduğundan, önümüzdeki hafta gerçekleşecek planlardan bahsediyorum. Ruhum arada vücudumdan ayrılıp bana karşıdan bakıyor şaşkın şaşkın, bu da kim diye. O gün eve iki saat on dakikada varıyorum. Yolda ateşim çıkıyor, su satanlardan su alıp ilacımı içiyorum. Karnım açıkınca simitçiden simit, üzerine tatlı olarak koshelvacıdan koshelva alıyorum. Keşke çay satan da olsaydı diye düşünüyorum. Meyve satan da var ama meyveyi çaydan sonra tercih ettiğim için almıyorum. Eve vardığımda ateşten dudağım uçuklamış haldeyim. Yatıyorum. Çarşambaya daha umutla başlamak üzere.

Çarşamba sabahı da durum aynı. Kılımı kıpırdatmak istemiyorum. İçimde bir şey var ama ne olduğunu gerçekten çözemedim. Rahat batması sendromu diye bişi var mı acapa tıpta? Sanırım benimkisi böyle bir şey. Bombaların etkilerini azıcık daha yok edip, yine iki dirhem bir çekirdek evden çıkıyorum. Bu kez bir toplantıya katılacağım. Mat kırmızı rujumdan aldığım enerjinin bana verdiği yetkiye dayanarak yine cıvıl cıvıl bir halde toplantının yapılacağı yere varıyorum. Ruhum yine dışarıdan bakıyor şaşkın şaşkın. Herkesle sarılışıp, öpüşüyorum. Bi enerji, bi enerji. Herkes mutluluğumun yüzüme yansıdığını söylüyor. Mat kırmızı rujumla gülümsüyorum onlara. Sonra yakın bir dostuma gidiyorum. O yemiyor tabii. “Senin kafan nerede allah aşkına, beni dinliyormuş gibi görünmekten vazgeç” diyor. Ne olduğunu bilmediğimi ona da söylüyorum. Oradan çıkıp eve geliyorum. Hızlıca yemek pişiriyorum. Biraz dinleniyorum. Çocukları karşılıyorum. Sonra kocamı karşılıyorum. Yemek yeniyor (bu kez harika olduğu için takdirler iletiliyor). Kırmızı rujum çıkmış. Bana verdiği enerjiden aldığım yetkiyi kullanamıyorum. Sofra toplanıyor. Ben haftasonunda yapacağım sunumu hazırlamak üzere bilgisayarın başına geçiyorum. Mutlu mu oldum ne? A-aaa evet yaaa. Ben klavyenin sesini duymak istiyormuşum galiba. Sunumu bitirip yatıyorum. Perşembenin şansı yüksek galiba.

Bugün nispeten daha iyi kalktım. Evi toparladım, çocukları ve kocamı yolculadım. Hızlıca hazırlandım. Mat kırmızı ruj başrolde. Ofise gidip toplantıya katıldım. Sonra bilgisayarın başına geçip bir röportajın son rotuşlarını yaptım. Klavyemin sesi, bilgisayar ekranının ışığı iyi geliyor ruhuma. Yazdıkça yazıyorum, düzelttikçe düzeltiyorum. Ofisten çıkıp eve geldim. Çocuklar için börek ve kek hazırladım. Harika bir çay sofrası. Yemek de hazır. Sonra birden bire kendimi bilgisayarın başında buldum. Desktop’taki “word” ikonuna tıklayıp boş bir sayfa açtım. Başladım bu yazıyı yazmaya. Yazdıkça iyi hissettim, iyi hissettikçe yazdım. Meğer içimdeki sancının nedeni buymuş. Yazmaya gebeymişim. Yazıyı bitirdiğimi hissettikçe rahatladım. İçimde bir huzur, yüzümde bir gülümseme var. Dosyamda ise yeni yazım… Nurtopu gibi…

Reklamlar

Etiketlendi:

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: