Kategori arşivi: Hayata Dair

Mikrodalga Fırın Masterı Yaptım:)

Sevgili İpek Williamson’a ithafen…

**********

Çok sevgili dostum İpek her zaman bana mikrodalga ile yaptıklarımı, yapabildiklerimi bir beyaz eşya firması ile anlaşıp kitap haline getirmemi önerirdi. Canım İpekciğimin dediğini yapamadım ama bloğumdan bildiklerimi aktarmadan da edemedim tabii.

Deneyimlerimi paylaşmadan önce mikrodalga fırınla ilgili önemli bir kaç bilgiden bahsetmek isterim. Bu cihazda asla metal ve sırlı seramik kaplar kullanılmaz. Cam kaplar en sağlıklı olandır. Plastik kapları pek tercih etmemeye çalışın. Hazır yemeklerin içinde olduğu plastik vb. malzemeleri asla mikrodalga fırınınızda kullanmayın. Sosis, yumurta gibi gıdalar direkt olarak kesinlikle pişirilmemelidir, patlayıp fırınınızın hücrelerine nüfuz eder maazallah. Çalışma prensibinde gıdanın içindeki sıvıyı hareket ettirme yattığı için, özellikle ekmek gibi, az nem içeren gıdaların üzerini, mikrodalga fırınlar için özel üretilmiş kapaklarla kapatmalısınız. Böyle bir malzemeniz yoksa, bir kabın içine koyup üzerini keni kapağıyla veya streç film ile kapatabilirsiniz. Kenarlarında lastik olan saklama kabı kapaklarını kesinlikle mikrodalga fırına koymayın. Sızdırmazlık özelliklerini kaybederler.

Teknik bilgilerden aklıma gelenler bunlar. Hayatımın vazgeçilmezi diyebileceğim mikrodalga fırında süt ve yemek ısıtma işleri, yaptığım en sıradan hareketlerden. Neler mi yapıyorum? Buyurunuz…

Puding ve veya sos gibi şeyler pişireceğim zaman asla ocağın önünde pişirerek vakit kaybetmiyorum. Derince bir cam kabın içine 1 lt süt 4 yemek kaşığı kakao, 8 yemek kaşığı şeker, 4 yemek kaşığı nişastayı ekleyip iyice karıştırın. Sonra maksimum ısıda önce 4 dakika çevirin. 4 dakika dolunca çıkarıp, bir çırpıcı ile karıştırıp, 5 dakika daha mikrodalgaya koyun. Çıkınca içine 1 yemek kaşığı tereyağ ekleyip eriyene kadar karıştırdıktan sonra kaselere boşaltın. Ta taaa; puding hazır.

Çocukların canı tatlı bir şeyler mi çekti? 1, 5 bardak şeker, 1 bardak süt, 1 bardak sıvı yağı, şeker eriyene kadar çırpın (yaklaşık 2 dk. sürüyor). Çırpılmış karışımdan 1 bardak ayırıp kenara alın, kalanının üzerine 2 yumurta, kabartma tozu, 1,5 bardak un ekleyip iyice karıştırın. Cam bir tepsiye döküp mikrodalga fırında maksimum ısıda 7 dakika pişirin. Sürenin sonunda bir kürdan yardımıyla üzerinde delikler açıp, ayırdığınız bardaktaki karışımı üzerine dökün. Hindistan ceviziyle süsleyip 7 dakikada tüketilmesinin keyfini sürebilirsiniz.

Acil durumlar için buzlukta duran donmuş ekmekleri, üzerini mutlaka kapatarak, minimum ısıda 10 saniye döndürmek yeterli. Taptaze ekmek kokusu masaya geliyor.

Yuvarlak lavaşların üzerine rendelenmiş kaşar, domates ve sucuk koyup mikrodalgada, üzerini mutlaka kapatarak 15 saniye çevirin. Alın size acil durum pizzası.

Pazar sabahı, büyükçe bir patatesi bir kaç yerinden çatalla delip maksimum ısıda 5 dk çevirin. Çıkartıp kabuğunu soyduktan sonra çatalla ezip, tuz ve karabiberle tatlandırın. Üzerine 2 yumurta kırıp kızgın ve yağlanmış tavaya dökün. Patatesli omletiniz hazır bile.

Cam bir kaseye, yarım bardak cin mısırı döküp, üzerini streç filmle kaplayın. Bir kaç yerinden küçük delikler açtıktan sonra, en yüksekten bir düşük ısıda 5 dakikaya ayarlayın. Bu sırada izleyeceğiniz filmi seçebilirsiniz.

Çocuklar bebekken, biberonlarını ve emziklerini derince bir cam kaba koyup, dibine bir parmak su ekliyordum. Üzerini kapatıp, maksimum ısıda 5 dakika çalıştırıyordum. En iyi dezenfekte yöntemidir.

İstediğiniz bir tür elmanın (ekşi olmayan) çekirdeklerini üzerinden bir delik açmak suretiyle çıkartın. Bu işlemi yaparken kesinlikle altını delmeyin. Ben kabağın içini oymak için kullandığım aleti kullanıyorum bu iş için. Ardından açtığınız yere ağzına kadar toz şeker ve biraz tarçın dökün. Tüm elmalara bu işlemi uygulayıp cam bir kaba dizin. Üzerini kapatıp, mikrodalganızı en yüksek ısıda 3 dakika çalıştırın. Çıkan elmaları servis yapacağınız tabağa alıp, yanına bir top vanilyalı dondurma ile ılık ılık ikram edin. Nefis bir tatlı. Hem de 3 dakikada.

Cam bir kabın içine küçük parçalara ayırdığınız brokoli, karnıbahar ve havucu koyun. Üzerini kapatıp, maksimumda 3-4 dakika pişirin. Çıkarıp soğuttuktan sonra üzerine tuz, limon ve zeytinyağ ekleyerek harika bir salata hazırlamış olursunuz.

Yumurta haşlamak için mikrodalga fırına özel olarak üretilmiş malzemelerden alıp, çok rahatlıkla yumurtalarınızı istediğiniz kıvamda pişirebilirsiniz.

Hep yemek için mi kullandığımı zannediyorsunuz? Yooo…

Çocukların kulağı mı ağrıdı? Hemen plastik, küçük bir sepet edinin. İçine yumuşakça bir havluyu koyup, mikrodalganın minimum ısısında 15 saniye çevirin. Sonra kulağa kompres. Geçmiş olsun…

Küçükken annem kış aylarında banyoya girdiğimizde çamaşırlarımızı sobanın üzerine asardı. Banyodan çıktıktan sonra o sıcacık çamaşırları giymekten büyük mutluluk duyardım. Devir değişti tabii. Yukarıda bahsi geçen plastik sepetin içine çocukların çamaşırlarını koyun. Minimum ısıda 10 saniye çevirip çocuklara giydirin. Ne keyif, ne keyif…

Şimdilik bunları yapabiliyorum. Yeni şeyler bulursam mutlaka paylaşırım.

Sevgiyle kalın…

Bir Ben Var Bende, Ben de Tanımıyorum

Pazartesi sabahı gözlerimi açtım. Karanlık, yağmurlu bir sabah. Kımıldayacak halim yok. Haftasonunda evin orta yerinde patlayan bomba nedeniyle olsa gerek, her yer her yerde. Eşim işe, çocuklar okula gittiler. Bombanın etkileri her odada hissedilmesine rağmen, ben sanki bomboş bir odada otururcasına umarsızım. Güzel bir kahvaltı hazırlayıp kendimi güne karşı ilgi ve sevgi dolu hissettirme kararı alıyorum. Kayısı haşlanan yumurtayı tabağın kenarına iliştiriyorum. Yanına, tadına bayıldığım, tuzunu almak için bir gece önceden suya koyduğum peynir ve kırma yeşil zeytin. Hepsi bir araya gelince güzel bir sohbete başlıyorlar. Earl gray çay da hazır. En sona bırakılan ekmeklerin kızardığını duyurmak için makineden gelen tıkırtıyla beraber sofram hazır. Masa şenlik yeri gibi; çay dumanını tüttürerek, ekmekler mis gibi kokularını salarak katılıyor tabaktakilerin sohbetine. Ben sadece onlara bakıyorum. Hiç muhabbetlerine katılacak isteğim yok. Televizyonda hoşuma gidecek bir şeyler arıyorum. Film; ı-ıh. Dizi; tcık. Radyo; hiiç çekemem. Tabaktakileri biraz dürdüklüyorum. Küskünler bana. Özellikle ekmek ve çay. Hiç yüz vermiyorlar. Ötekiler biraz daha canlı. Atıştırıyorum biraz daha ve hepsiyle ilişkimi bitiriyorum. En iyisi biraz uyuyayım. Yatak odasında, bombanın etkisinden en az nasibini almış yer olan yatağıma yatıyorum. Sağa dönüyorum kafamda bi gürültü, sola dönüyorum aklımda bi fikir. Ne gürültünün içeriğini anlıyorum, ne fikrin ne olduğunu. Olmadı; kalkıyorum. Biraz bomba kalıntılarını mı toplasam? Mutfaktan başlıyorum. Sonra salon. Yatak odalarına geçecek halim yok. Kendimi dışarı atmaya karar veriyorum. Daha ortada yemek yok. Bırak yemeğin pişmesini, yemeğin ne olacağına dair fikir bile yok. Neyse soluğu kuaförde alıyorum. Koltuğa oturup “kesiver saçlarımı” diyorum. “Durum fena galiba?” diye soruyor adam. “Yooo, nerden çıkardınız?” diyorum. Durum fena mı acaba? Bilmem? Durumun ne olduğunu daha anlayamadım ki, fena mı değil mi değerlendireyim. Adam saçlarıma kat vereceğini söyleyerek saçma sapan kesmeye başlıyor. Sonra bir başka saçma adam kırık fön çekeceğini söylüyor. “Yahu benim ruhumda, yeri belli olmamış bir çatlak var zaten, bi de saçıma kırık fön çekme” diyemiyorum. Adam azim azim elindeki yuvarlak fırçayı döndüre döndüre bişiler yapıyor. Hah, şahtım şahbaz oldum. Canım saçlarımın saçma sapan olmuş hali de yetmiyor bi de tırnaklarımla ilgilenilmesini istiyorum. Belki bu iyi gelir. Ellerim yapılıp bitiyor. Ruhuma bi bakıyorum; tık yok. Sonra ayaklarım. Hiiç… Kös kös çıkıyorum kuaförden. İçim halen sıkkın, saçım kırık fönle gelinin yengesi modunda markete gidiyorum. Herkes bana bakıyor olabilir mi? Yok canım daha neler, alt tarafı kırık fön. Biraz et alıp, koşarak eve geliyorum. Hemen pişirmek üzere ocağa yerleştiriyorum. Sanırsın ki bizon eti. Pişir allah pişir, pişir allah pişir. Hiç durmadan sert et tadıyorum. Hatta sonunda tattığım et parçası bitiyor ama yemek halen çiğ. Yapacak bişi yok. “Sofra hazııır, yemekte sahanda salçalı bizon vaaaar” diye sesleniyorum. Çiğnemeye çalışırken anlıyorlar ne demek istediğimi. Yanındaki makarnayla yuvarlamaya çalışıyorlar bizonu yavaş yavaş. Bi de üstüne su içince daha rahat yutuluyor. Sonuç olarak Pazartesi günü, ruh karanlığıyla bitiiip gidiyor.

Salı sabahına daha bir umutla başlıyorum. Okula ve işe gidenleri yolculayıp üzerimi giyiyorum. İnanılmaz ama gerçek ki, İkinci Dünya Savaşı’nın bile izleri daha kolay silinmiştir, bizim evde patlayan bombalardan. Ev halen dağınık. “Boşveeer” deyip çıkıyorum evden. İki dirhem bir çekirdek. Yine fonda “batsın bu dünya” benzeri bir melodi var. Apartmanın kapısından çıkarken bir komşu ile karşılaşıyorum. Çocuklarıyla hayatın zorluğundan, hem çalışmaktan, hem de eşinin işleri nedeniyle eve az gelmesi nedeniyle ne kadar sıkıldığından bahsediyor. Ben, dudaklarımdaki mat kırmızı rujumdan aldığım enerjinin bana verdiği yetkiye dayanarak canını sıkmamasını, en önemli şeyin sağlık olduğunu ve herşeyin yoluna gireceğini söylüyorum. Kadıncağız seviniyor bunları hatırlattığım için. Birbirimize sevgi dolu sözcüklerle veda ediyoruz. Arabaya binip söylediklerimi düşünüyorum. Şaşkın şaşkın yola çıkıp ofise ulaşıyorum. Adeta bir sevgi yumağıyım; karşılaştığım herkesle gülüşüp, konuşuyorum; hayatın ne güzel olduğundan, önümüzdeki hafta gerçekleşecek planlardan bahsediyorum. Ruhum arada vücudumdan ayrılıp bana karşıdan bakıyor şaşkın şaşkın, bu da kim diye. O gün eve iki saat on dakikada varıyorum. Yolda ateşim çıkıyor, su satanlardan su alıp ilacımı içiyorum. Karnım açıkınca simitçiden simit, üzerine tatlı olarak koshelvacıdan koshelva alıyorum. Keşke çay satan da olsaydı diye düşünüyorum. Meyve satan da var ama meyveyi çaydan sonra tercih ettiğim için almıyorum. Eve vardığımda ateşten dudağım uçuklamış haldeyim. Yatıyorum. Çarşambaya daha umutla başlamak üzere.

Çarşamba sabahı da durum aynı. Kılımı kıpırdatmak istemiyorum. İçimde bir şey var ama ne olduğunu gerçekten çözemedim. Rahat batması sendromu diye bişi var mı acapa tıpta? Sanırım benimkisi böyle bir şey. Bombaların etkilerini azıcık daha yok edip, yine iki dirhem bir çekirdek evden çıkıyorum. Bu kez bir toplantıya katılacağım. Mat kırmızı rujumdan aldığım enerjinin bana verdiği yetkiye dayanarak yine cıvıl cıvıl bir halde toplantının yapılacağı yere varıyorum. Ruhum yine dışarıdan bakıyor şaşkın şaşkın. Herkesle sarılışıp, öpüşüyorum. Bi enerji, bi enerji. Herkes mutluluğumun yüzüme yansıdığını söylüyor. Mat kırmızı rujumla gülümsüyorum onlara. Sonra yakın bir dostuma gidiyorum. O yemiyor tabii. “Senin kafan nerede allah aşkına, beni dinliyormuş gibi görünmekten vazgeç” diyor. Ne olduğunu bilmediğimi ona da söylüyorum. Oradan çıkıp eve geliyorum. Hızlıca yemek pişiriyorum. Biraz dinleniyorum. Çocukları karşılıyorum. Sonra kocamı karşılıyorum. Yemek yeniyor (bu kez harika olduğu için takdirler iletiliyor). Kırmızı rujum çıkmış. Bana verdiği enerjiden aldığım yetkiyi kullanamıyorum. Sofra toplanıyor. Ben haftasonunda yapacağım sunumu hazırlamak üzere bilgisayarın başına geçiyorum. Mutlu mu oldum ne? A-aaa evet yaaa. Ben klavyenin sesini duymak istiyormuşum galiba. Sunumu bitirip yatıyorum. Perşembenin şansı yüksek galiba.

Bugün nispeten daha iyi kalktım. Evi toparladım, çocukları ve kocamı yolculadım. Hızlıca hazırlandım. Mat kırmızı ruj başrolde. Ofise gidip toplantıya katıldım. Sonra bilgisayarın başına geçip bir röportajın son rotuşlarını yaptım. Klavyemin sesi, bilgisayar ekranının ışığı iyi geliyor ruhuma. Yazdıkça yazıyorum, düzelttikçe düzeltiyorum. Ofisten çıkıp eve geldim. Çocuklar için börek ve kek hazırladım. Harika bir çay sofrası. Yemek de hazır. Sonra birden bire kendimi bilgisayarın başında buldum. Desktop’taki “word” ikonuna tıklayıp boş bir sayfa açtım. Başladım bu yazıyı yazmaya. Yazdıkça iyi hissettim, iyi hissettikçe yazdım. Meğer içimdeki sancının nedeni buymuş. Yazmaya gebeymişim. Yazıyı bitirdiğimi hissettikçe rahatladım. İçimde bir huzur, yüzümde bir gülümseme var. Dosyamda ise yeni yazım… Nurtopu gibi…

Profesyonel Veli Olmak

Çoğunuzun bildiği gibi, 16 yaşında bir kız ve 7 yaşında bir erkek çocuğu annesiyim. Bundan dokuz yıl önce kızım ilkokula başladığı zamanlarda velilerin biraz tuhaf olduklarını düşünmüş ama çalışıyor olduğum için çok fazla anlama fırsatı bulamamış ve ilişki kuramamıştım kendileriyle. Aradan geçen dokuz yıl içinde veli profili de ciddi bir evrim geçirmiş sanırım. Veya ben çalıştığım için diğer profili çok net izleyememişim. Veya benim ilerleyen yaşım yeni nesil veli profilini kavramakta zorlanıyor. Veya geçen yıllar içinde sabrım azalmış. Veya….

Çalışma hayatım boyunca en çok “veli”cilik oynamayı istedim aslında. Çocuğunu okula götüren, okulla ve öğretmenlerle sürekli bağlantı halinde olan insanların hangi ruh haliyle bunu yaptıklarını hep merak ettim. 09.00-17.00 iş düzenine son verince bu merakımı giderme fırsatı buldum ve Eylül ayı itibariyle bu oyunun içine girdim ben de.

Eylül’den bu yana deneyimlediklerimden oluşan aşağıda okuyacaklarınız, benim gibi profesyonel iş hayatının içinden çıkıp, profesyonel velilerin içine gireceklere rehber olması amacıyla kaleme alınmıştır.

Profesyonel veli olmak için oğlumu okula getirip götürmekle başladım işe. O sırada okuldaki diğer velilerle sosyalleşmeye çalıştım. Sonra öğretmenlerle. Okulda görevli diğer çalışanlarla. Bu arada diğer ebeveynleri izledim. Sabah 08.30 itibariyle, ful makyaj altına giyilmiş eşofmanla gelen çalışmayan anneler, her sabah çocuğu ikna etme konusunda göbekleri çatlayan ve bu durumdan hiç memnun olmadığı her halinden belli babalar, çocuklarının hatırına torunlarını okula getiren, ayaklarının ağrısına rağmen merdivenlerden çıkmaya çalışan büyükanne ve büyükbabalar, işe gitmeden önce çocuklarını bırakan iş kıyafetli anneler gördüm çeşit çeşit.

Bu insan türü arasında hiç anlam veremediğim, yeryüzündeki tek önemli kişinin kendi çocuğu olduğunu zanneden ebeveynlerin araçlarını tam okulun kapısının önünde durdurma arzuları oldu.  Aynı anda kaç araba durabilir aynı yerde yahu! Hatta birbirlerinin arabalarının önüne parkedip gidiyorlar bazen. Çocuğu sınıfına bırakıp geliyorsun, bir de üstüne hanımın gelmesini bekliyorsun geri dönebilmek için. Beklettiği için ne bir rahatsızlık, ne bir özür. Gayet rahat arabasına binip gidiyor tuhaf bir hava ile.

Her Allahın sabahı gördüğüm, aynı saatte kapıdan girdiğimiz bir veli var. Çocuklarımız geçen yıl aynı sınıftaydı, bu yıl yanyana sınıftalar ve birbirlerini çok seviyorlar. Anne ile göz teması kurmak mümkün değil. Sanırsın ki küçük dünyalar bizzat kendisi tarafından imal edilmiş.

Veli toplantısında, çocuğunun birinci sınıfta olduğunu idrak etmemiş olmalı ki, üçüncü sınıfta başlayacak sınavlarla ilgili sorular soran veli gördüm vallahi.

Çocuğunun yüzme konusunda bir deha olduğunu söyleyen ve her Cumartesi günü 1 saatlik yüzme okuluna götüren bir veli de tanıdım mesela. Başka zamanlarda antrenman yapıp yapmadığını sorduğumda “yoo” dedi. Haftada bir gün, bir saat içinde çocuğun yüzme dehası olduğunu tespit etmiş üstelik bunu desteklediğini düşünen bir zihniyet. Bir başka veli ise çocuğunun topla oynamayı çok sevmesi nedeniyle basketbola çok uygun olduğunu söylüyor. “Çocuk daha topu bile süremiyor ama canım benim” diyemiyorsun tabii.

Whatsup grubundan çocuğu saçmasapan bir şeye üzüldüğü için diğer anneleri uyarabilme hakkı olduğunu düşünenlere de pek şaşıyorum. Ne bu yahu, herkes niye birbirini uyarma arzusu içinde?

“Kermes var, görevlisin” dediler, gittim. Öncesinde bir toplantı yapılacak ve görevler dağıtılacaktı. Bunca yıl en kurumsal şirketlerden birisinde, en tepe yöneticilerle çalıştım, bir toplantının böylesine ciddiye alındığını hiç görmedim. Vallahi bu veli milletinden iki-üç tanesini kurumsal şirketlerin yönetim kurulu toplantılarına alsalar, kurumsal ortamların vizyonu bambaşka bir boyuta taşınır. Sorular soruluyor (abuk subuk), notlar alınıyor (ciddi ciddi), yorumlar yapılıyor (sert sert).

7 yaşındaki kızı, sınıftaki erkek çocuklarından birisine aşık olduğu için birbirine dünür gibi davranan insanlar da var desem inanır mısınız? Kız annesi ağırdan alıyor, erkek annesi pervane olmuş. “Huuu, çocuklarınız daha 7 –yazı ile yedi – yaşındaaaa”.

Uzun lafın kısası, velileri izlemeye bayıldım. Bu kadar büyük tür çeşitliliği için National Geografic belgesel çekse yeridir. Bu belgeseli uzaktan izlerken anladım ki, ben hiç bir zaman profesyonel veli olamayacağım. Olmasam iyi olur hatta.

Hadi gidip makyajımı yapayım; oğlumu okuldan almaya gideceğim de…

Sevgiyle kalın…

 

2015’in ilk yazısı

Benim ihmal ettiğim ama hep aklımda olan sevgili bloğum için WordPress.com istatistik yardımcıları, sağolsunlar 2014 yıllık raporu hazırlamışlar.

Aşağıdaki alıntıyı okuduğumda “ayyy, ne ayıp etmişim blogcağızıma” diye düşünmeden edemedim. Ne de olsa 1900 kez görüntülenmiş. Okuyucuma da ayıp, değil mi?

Bir San Francisco teleferiği 60 kişi kapasitelidir. Bu blog, 2014 içinde yaklaşık 1.900 kez görüntülendi. Eğer bu bir teleferik olsaydı, bu kadar çok kişiyi taşımak için yaklaşık 32 tur atacaktı.

Eğer raporun tamamını görmek isterseniz buraya tıklayın.

2015 yılına yeni iş, yeni sektör, yeni heyecanlarla başladım. Gülecek bir sürü nedenim daha oldu anlayacağınız.

Bu yıl daha çok görüşmek en büyük dileğim…

Sağlıcakla kalın…

Gün aydın olsun.

Sabahın erken saatleri. Güneş henüz kendini göstermeye, kuşlar bunu kutlamak için gökyüzünü süslemeye yeni başlamış. Havadaki sonbahar kokusu her yeri çepeçevre sarmalarken, sokağın emektar çöpçüsü bezgin bezgin sokakları süpürüyor. Biliyorum ki aklı 6 ay önce askere giden oğlunda. Servise her sabah ama bilaistisna her sabah geciken, ders çalışmaktan hiç spor yapmadığı leylek gibi koşuşundan belli olan çocuk servise doğru gidiyor. Kedi yavrusundan hallice, tüyleri bile olmayan bir cins köpeği gezdirmek yerine şu an yatakta olmayı bin kere tercih eden kadın, bunu sadece görev olarak yapmanın mutsuzluğu ile bahçenin etrafını dört dönüyor. Otobüse yetişmek için hızlı adımlarla evden çıkan adam bir yandan yürüyüp, bir yandan ceketini düzeltmeye çalışıyor. Evlerin içinde hareketler, mutfaklarda kahvaltı hazırlıkları başlıyor.

Gözüm çapraz apartmandaki balkona takılıyor birden. O evde birisini yaşarken hiç görmediğimi farkediyorum. Evin babası olduğunu zannettiğim kişi hiç hareket etmeden dışarıya doğru bakıyor. Duruşundan baktıklarını görmediğini, sadece kafasının sesini dinlediğini anlamamak imkansız. Hiç kımıldamadan öylece duruyor, duruyor. Az sonra evin annesi olduğunu zannettiğim kişi geliyor yanına, kadın siyah saçlarını tepesinde koca bir topuz yapmış, üzerinde koyu yeşil bir sabahlıkla adamın yanına yanaşıyor. Baktığı yere bakıp bir şey görebilmek ve bir konu açabilmek arzusunda. Adamın kafasındaki sesler o kadar yüksek ki, kadın sesleri susturup kendi sesini duyurabilme cesaretini gösteremiyor. Adam kadına dönüp bir şeyler söylemeye başlıyor. Kadın başı önüne eğik, elleri sabahlığının cebinde, omuzları düşmüş dinliyor adamı. Adam elini kolunu sallayarak konuşmaya başlıyor. Gözlerinin büyümesi ve ağzının açılmasından bağırdığı belli. Kadın yanındaki sandalyeye çöküyor. Aşağıda kalmasıyla adamın ellerini daha çok sallayarak konuşması için fırsat yaratıyor. Sandalyenin ucuna ilişmiş halde yüzünü kapatıyor sonra. Belli ki ağlıyor. Adam bağırıyor. Kadın gözlerini siliyor. Ne kadar sürüyor bu böyle bilemiyorum. Sonra her ikisi de içeriye gidiyor.

Gün tamamen ağırıyor. Gökyüzünün kırmızılığını süsleyen kuşlar öbek öbek uçuyor. Arkalarındaki bulutlar muhteşem bir fon yapıyor onlara. Sokak süpürülmüş, servisler bekliyor, otobüsler kalkıyor. İnsanlar yetişmeye çalışıyorlar bir şeylere, birbirlerini kaçırırcasına…

Gün kimisine aydın, kimisine kapkara.
Gün tüm hızıyla başlıyor…

Gününüz turuncuya boyanmış gökyüzünde uçuşan kuşların keyfince olsun…
Gün… Aydın… Olsun…

Mart bitti, Nisan bitiyor

fotoğraf (7)

Yine ara verdim yazmaya. Ama bir sorun “niye?”. Suçlu Mart ayı. O kadar ağır geçiyor ki Mart ayları benim için, yüreğimdeki şişkinlik mi daha fazla, karnımdaki şişkinlik mi kestiremiyorum.

Aldığım her nefesle ciğerlerime doldurduğum oksijen olmasa gerek, yoksa bu kadar ağırlık niye olsun ki? Kafamdaki seslerin gürültüsünden çocuklar uyanacak, komşular rahatsız olacak gibime geliyor.
2013 Mart ayında da inişlerimden ve çıkışlarımdan bahsetmişim. En istikrarlı olduğum şey, her yıl Mart ayında istikrarsızlaşmam galiba.

Bu ağırlık içinde bitti gitti koskoca Mart. Nisan’a geliverdik bile.

Harika başladım bu aya. Sevgili Zeynep Erkekli’nin davetlisi olarak eşim ve kızımla beraber, Devlet Tiyatroları’nın Cevahir Sahnesi’nde “Cimri”yi izledik. 1600’lü yıllarda sahneye konmuş bir eserin 2000 yıllarda halen geçerliliğini koruyor olması çok can yakıcı. İnsanların para tutkusu artarak devam ediyor, açgözlülük, doyumsuzluk toplumu sarıp sarmalıyor. Bu farkındalıklarla izlediğimiz oyunda sevgili Zeynep Hanım çöpçatan Frosine rolü ile yine gönülleri fethetmeyi başarıyor.

Tiyatronun başlamasını beklemek için Starbucks’da otururken, biletlerimizin olduğu zarfa eklenmiş olan, geçtiğimiz yıl izlediğimiz “Peri Devden Korkuyor” isimli oyunun broşürüne bakıyorum. Bir elimde kahvem bir elimde Peri Devden Korkuyor ile ilgili resimler, yazılar, karşımda eşim ve kızım ile zaten keyif sarhoşluğu yaşarken, çevirdiğim sayfalardan birisinde gözüme çarpan “İlknur Demircan” yazısı ile yerimden zıpladım. Bu harika oyunu izledikten sonra bloğumda yazdığım yazıdan bir cümleyi broşüre eklemişler. Sanırsınız ki TIMES’da makalem yayınlanmış. Broşürü elimde sallayıp herkese duyurasım var. Coşkum o seviyede. Ve bu coşku bünyemden 3-4 gün çıkmadı. İnsan egosuna ilaç gibi geliyor böyle şeyler. Yukarıdaki resim de işte egomun ilacından bir kaç kesit…

Daha bir sürü şey oldu bu ay içinde. Beni umutlandıran, korkutan, bazen ayağımı yerden kesip, bazen durup düşündüren bir sürü şey.

Ağır geçen Mart ayını, keyifli geçen Nisan’a devredip onu da bitirmek üzereyim.

Haziran’dan çok umudum var. Planlar, hayaller…
Kısmet…

Bir şehir arkamızdan ağladı

Ben çok şanslı bir insanım. Harika bir komşu bana harika bir dost kazandırdı. Sonra o dostun harika ailesi ile tanışma ve dost olma fırsatımız oldu. Yetmedi, o ailenin harika arkadaşlarını, hayatımın sonuna kadar unutmayacağım güzellikte bir Karadeniz seyahati sırasında tanıdım.

İşte harika komşu ile başlayıp, harika arkadaşlarla biten bu çemberin içinden etrafıma baktığımda gördüklerim ayaklarımı yerden kesiyor desem inanır mısınız?

İlk kez 2013 yılının Nisan ayında bir Cuma akşamı Sabiha Gökçen Havalimanı’nda karşılaştığım arkadaş grubuyla, neredeyse bir yıl sonra, 7 Mart Cuma akşamı yine Sabiha Gökçen Havalimanı’nda karşılaşmamızı görenler, birbirini özlemiş akrabaların hasret giderişini izlediklerini zannetmiştir. Ne kıymetli dostluklar ki, bu kadar aradan sonra bile birbirimizi görünce, gözlerimizdeki ışıltı etrafımızda hareler oluşturuyor.  Ne kıymetli dostluklar ki, bu kadar aradan sonra kaldığımız yerden devam edilebiliyor.

7 Mart Cuma günü 20.00’de kalkan İstanbul-Hatay uçuşu ile 9 Mart Pazar akşamı 22.20’de kalkan Hatay-İstanbul uçuşlarının arasına sığdırılan yemeklerin bir kaçını Facebook’ta paylaşmıştım.  25 kadından oluşan grubumuzla, Antakya ve İskenderun’u yedik desem yeridir. Hatta yiyemediklerimizi yanımıza aldık. Salça, nar ekşisi, zahter, cezerye stokları tükendi. Hatay yüzüğü denilen aksesuar, tasarlandığından beri bu kadar rağbet görmedi. İpekçiler, bir defada bu kadar fuları hiç satmadı. Künefe tüketimi nedeniyle azalan kadayıf stoku komşu illerden tedarik edildi. Defne sabunu üretimini hızlandırmak için Gaziantep ve Mardin’den marabalar getirildi. Antakya ve İskenderun Ticaret Borsaları, bundan sonra gelebilecek olası büyük gruplar için nasıl bir yol izlemeleri konusunda toplantılar ve seminerler düzenleme kararı aldı. Küçük esnafın bilgilendirilmesi için kurslar planlandı.  Esnaf arkamızdan sular döktü, kanlı göz yaşlarıyla beraber. Son olarak Pegasus havayolları, fazla bagajlar için ek sefer koydu.

….

Kabul ediyorum, biraz abartmış olabilirim ama gerçekten yine anılardan silinmeyecek bir haftasonu geçirdim. Gezilenleri, görülenleri, olanları yazmak boşuna. Olayın özü grubun birlikteliğindeydi. Yaşamak gerek, anlatılmaz…

Dedim ya, ben çok şanslı bir insanım. Bu dostluklar, bu yaşanmışlıklar ne çok şey kattı bana.

Herkese teşekkürler.

Dostlukla kalın…

%d blogcu bunu beğendi: