Servis arıza yaptı

Bu sabah çok saçma başladı. Haftasonunun yorgunluğunu henüz üstümden atamamış olmanın rehavetiyle zar zor yataktan kalktım ve hazırlanıp servisi beklemek üzere dışarı çıktım.  Hava buz gibi, yağmur yağıyor; adeta ruhumun soğukluğuna ve ağlaklığına eşlik eder halde. Cep telefonum çaldı. Sevgili arkadaşım Deniz servisin arıza yaptığını, benden önceki arkadaşımızın taksi ile geleceğini, beni ve sonrakileri alıp yola devam edeceğimizi söyledi. O anda cüzdanımı evde unuttuğumu farkettim ama artık çok geçti. Taksinin gelmesini beklemeye başladım. Arkadaş taksi bulmakta zorlanmış olmalı ki, ruhumun soğukluğu ve ağlaklığı iki misline çıkana kadar bekledim.  Bu kadar bekledikten sonra önümde duran, oldukça pis bir taksi ve kaba bir şoförden ibaretti. Sabahın 7.00’sinde ancak bu malzeme varmış elimizde.  Taksi Novada AVM’nin taksisi olmasına rağmen, FSM Köprüsü’ne nasıl gideceğini bilemiyor. Hani “karşının taksisiyim” diyenler vardır ya, işte onlardan. En sol şeride, bütün şeritleri yara yara geçişinden, hiç karşıya geçmediğini de anladık. Zira, sol şerit hiç yürümez! Arkada iki kadın, önde bir erkek seyahatimize başladık. Biz vıcır vıcır annelik, eşlik ve kadın olmanın zorlukları üzerine konuşuyoruz. Şoförden ve öndeki arkadaştan çıt çıkmıyor.

Arabanın içi hamam gibi ve kalorifer en yüksekte çalışıyor  -müşteri  memnuniyeti önemli tabii-. Terleyen şoför, 90 km hızla giderken hırkasını çıkarmaya başladı. Savruluyoruz sağa sola ama hiç çıkartma çabasından vazgeçmiyor.  Gün zaten saçma başlamış, bu saçma adamla sıkışık trafikte devam ederken, şoför arkadaki muhabbetten sıkılmışçasına radyoyu açıp, sesini de yükseltti. Kısmasını rica ettim, sadece 1 birim azalttı! El mahkum, seçtiği tuhaf kanalı dinliyoruz. Bu arada kanaldaki spiker bir bilmece soruyor; “bir araba galerisinden sıfır araba almaya gittim, deposu dolu ama çalışmıyor, neden?”. Bu soruyu sorarken “depo su dolu” diye de bastıra bastıra söylüyor. Cevaplarınızı “DAMAR” yazıp bilmem kaça gönderin dedi. Allahım, nasıl bir başlık bu yahu… Sonra da gelen cevapları okumaya başladı; yok, aküsü yokmuş, yok, anahtarı yokmuş… “Yahu deposunda su var” diye bağırmak istiyorum. Acaba bu kanalı dinleyenlerin IQ’su 1-5 arasında mı seyir ediyor! Bağırmaktan vazgeçip  DAMAR yazıp cevabı göndermeye karar verdim.

Sonuç: az önce radyodan arayıp kazandığımı söylediler. Hediyem bedava DIGITURK üyeliği.

Gün başladığı gibi devam ediyor. Elde var bedava DIGITURK üyeliği…

Umarım sizin gününüz iyi başlamıştır…

Sevgiyle…

Kırk yılda bir namaz…

Bloğuma yazmadığım bu süreye bir apandisit ameliyatı sığdırdığımı bilmeyen kaldı mı acaba?

Bir önceki yazımda spora nasıl da heyecanla başladığımı anlatmıştım. İşte o şevk ile 6 Şubat Perşembe akşamı gittiğim spor salonundan dönüşümde başlayan ağrılarım sonrasında 7 Şubat Cuma günü apandisit ameliyatı oldum.

Spor salonundan eve geldiğimde başlayan mide ağrımın lokasyonu değişip, ateşim de çıkınca eşim muayene edip durumun pek iç açıcı olmadığını söylediyse de, ben saat 12.00’ye kadar hastaneye gitmemek için direndim ama o saatten sonra yenik düştüm. Sabah 02.00’ye kadar hastanede geçen sürede durum çok net anlaşılmayınca ertesi sabah saat 08.00’a randevu verip eve gönderdiler. İlaçların etkisiyle güzel bir uyku çektim ama sabaha karşı yine aynı ağrı, hatta daha şiddetlisiyle uyandım. Kalkıp işe gidecek şekilde giyindim. Aksesuarlar, makyaj, saç hepsi tamam. Eşim niye eşofmanlarımı giymediğimi sorunca “tetkiklerden sonra işe gideceğim” dedim. Başını hafifçe yana yatırışındaki tuhaflığı hayra yorup evden çıktık.

Bundan sonrası çok hızlı gelişti. Kan tahlilleri, cerrah muayenesi, bilgisayarlı tomografi, yetmedi tomografi sırasında ilaç verilerek tekrar tomografi. Bütün bunların sonunda, sevgili eşimin 12 saattir söylediği üzere, apandisit teşhisi kondu. Saat 13.30 olmuştu bile. Ben bir gece önce 20.00’de yediğim azıcık yemeğin etkisinin geçmemesine dua ederek, benim için ayrılmış odama doğru harekete geçtim. Hemşireler saat 15.00 gibi ameliyata alınacağımı söyleyince eşim hastanede gerekebilecek eşyalarımı almak üzere eve gitti.

Yatağa uzanıp Facebook’a girdim ve “zayıflamakta azimliyim. işe apandisitimi aldırmakla başlıyorum. 50 gr., 50 gr.dır” yazdım. Odamın kapısı çalındı. Hemşire elinde ameliyathane giysileri ile yatağıma yaklaştı. Ben “daha erken değil mi hazırlanmak için?“, hemşire “ameliyathane müsait, sizi hemen alabileceğiz“. Bu tuhaf konuşmanın ve hızlıca hazırlanmanın ardından yatağıma kurulmadan önce eşimi arayıp “ben ameliyata giriyorum” dedim. “Çıkınca görüşürüz” dedi. Uzandım. Bir hastabakıcı yatağın frenlerini açtı ve beni odadan çıkardı. Ne de keyifliymiş böyle gitmek. Sonra asansöre bindik. Ameliyathanenin kapısında beni içeriye teslim ettiler. Gözleri ışıl ışıl gülümseyen doktorum “hoşgeldiniiz” dedi. Ben gayet mutlu “hoşbulduuk” diye yanıtladım. Her şey tuhaf. Birisinin evinde misafirlikte miyim yoksa? Hastalığımı teşhis eden cerrah hanım yanıma yaklaştı. Bütün ekip inanılmaz sevecen. Bende bir huzur. Doktor hanıma kesilecek yerleri bikini giydiğimde kötü durmayacak şekilde seçmesini rica ettim, “tabii” dedi. Sonra bir başkası yanıma yaklaşıp şimdi sizi uyutacağız diyerek bir iğne yaptı. Herkes bir keyifli, bir keyifli -veya bana öyle geliyordu-. Gülümsedim ve “galiba uyuyorum, hadi hoşçakalın”.

Kendime geldiğimde, az ileride bir başka yatakta yatan hastanın da olduğu, duvarları ameliyat malzemeleri ile kaplı bir odadaydım. Yüzümün yarısını kaplayacak şekilde duran oksijen maskesini ağzımdan çıkarıp başıma taktım. Arada içimin geçtiğini hissediyorum ama ne kadar süre burada kaldığımı anlayamıyorum. Hemşire yanıma yaklaşıp “maskeyi güneş gözlüğü yapmış” dedi. Güldüler. Ben de güldüm ama içimden. Güle oynaya geldiğim yolu, hiç gıkım çıkmadan geri katedip odama geldiğimde eşimin beni karşıladığını farkedip rahat bir uykuya daldım.

Beni hiç yalnız bırakmayan, telefonla arayıp durumumu takip eden dostlarımla geçen bir günün ardından dünyanın en titiz refakatçisi unvanını kimselere kaptırmayacağına emin olduğum kardeşimle ilk gecemizi geçirdik.

Ertesi sabah gözümü açtığımda aklımda tek bir şey vardı “yemek!”. 36 saat süren açlığımdan sonra 5 adet petibör bisküvi ve 1 fincan çay insana kaymaklı ekmek kadayıfı hissi yaratıyormuş, böylece öğrenmiş oldum. Öğle yemeği daha zengindi; 1 kase ılık ayran (çorba dediler ama bu isim bence daha uygun) ve 1 kase içinde hiç kayısı olmayan kayısı hoşafı. Bir yandan açlıkla savaşırken, bir yandan da inşallah bu kadar açlığın sonunda biraz zayıflarım diye düşünüyorum.

Eşim yanımdan bir an bile ayrılmıyor. Ne güzel şeymiş bu yahu. Doğumlarımdan sonra bile bu kadar poh pohlanmamıştım.

Gelenler, gidenler, arayanlarla geçen ikinci günün gecesini de yine “dünyanın en titiz refakatçisi” unvanlı kardeşimle geçirdim.

Eve dönüş herkese iyi geldi. Sonrasında bir haftalık iyileşme sürecini tamamlayıp zımba gibi işe döndüm.

Öylesine dinlenmişim ki, herkes apandisit ameliyatı adı altında, botox ve liposaction yaptırdığımı zannetti. Kimbilir!??

Sağlıcakla kalın…

Spor ve ben!

Çok hareketli bir insan olmama rağmen, maalesef sporla aram hiç iyi olmadı. 7-18 yaşlarım arasında yaşadığım astım hastalığımın tedavisini üstlenen doktorumun, beden eğitimi derslerinden raporlu olma zorunluluğu getirmesinin bunda büyük rol oynadığını düşünüyorum. Zaten içimde de yokmuş, bu yöntemle iyice içimden silinmiş galiba.

Hadi, 18 yaşına kadar beden eğitiminden raporluydum. E-ee, sonra niye biraz yönelmedim ki? Koşmayı sevmem, top oynamayı sevmem. Aslında galiba bilmem demek daha doğru. Gerçi iyi yürürdüm. Yazları da yüzerdim bol bol. Bisiklete binmeye ise bayılırdım. Bunları da bıraktım yavaş yavaş.

Dünyada geçirdiğim 44 yıl içinde, iki kez spor salonuna yazılma girişimim oldu. İlkinde başında “2” olan yaşların sonlarındaydım ve gayet esnektim. Derslerdeki hareketler hiç zor gelmezdi. İkincisinde, başında “3” olan yaşların ortalarındaydım. Toplasan 5 kez ya gittim, ya gitmedim salona. Hareketler biraz zor gelmişti ilk iki seferde ama sonra hemen toparlamıştım.

Başında “4” olan yaşların ortalarında olduğum Şubat 2014 itibariyle hayatıma sporu dahil etme kararı aldım. Kararı uygulamaya koymamla kendime şaşmam bir oldu. Kaslarım nasıl kısalmış, nasıl sertleşmiş ve nasıl da kütük gibi olmuşum! Ciğerlerim sanırım küçük bir balon halini almış. Biraz yüklenince sanki patlayacaklar.

Spor konusu hiç gündeminde olmayan benim gibi bir kadının, 20 yıl önce giydiği damatlığına halen sığabilecek kadar fit, sporla iç içe, hatta spor yapmadan yaşayamayan bir kocası var. Basket topunu alıp iki saat kendi kendine basket oynayabilecek kadar bu işten keyif alan, haftada en az bir kez futbol oynayan, bırak oynamayı, evde bulduğu her fırsatta her tür spor programını izleyen bir koca. Allahtan çocuklarım bu konuda babalarına benzemişler de hareket etmeyi, spor yapmayı seviyorlar.

Sonuç olarak; sevgili kocamın, evdeki aynaların, dolaptaki daralan giysilerin verdiği gaz ile hayatıma yeni bir düzen eklemeye niyetlendim. Bugüne kadar rutin olarak yapabildiği tek şey dişlerini fırçalamak olan birisi için, büyük bir hamle.

Bana sağlayacağı katkıları düşünürken “bloğuma yazacak bir sürü malzeme de çıkar hem” in aklımdan geçmediğini söylersem yalan olur.

Göreceğiz bakalım…

Azim…

Sonu…

Zafer…

 

Bir Pazar günü…

Sakin bir Pazar günüydü dün. Evde sadece ben ve oğlum. O koltuktan bu koltuğa attım kendimi. Kitap okudum, olmadı. Örgü ördüm, olmadı. Uyudum hiç olmadı. Canım bir şey yapmak istiyor ama ne olduğunu bir türlü çıkaramıyorum. Gönlümü eyleyemiyorum. Kolumu kıpırdatacak halim de yok aslında.

Acaba bir şeyler mi yemek istiyorum diye düşünerek buzdolabının kapağını açmamla, kendime gelmem bir oldu. Ben yemek pişirmek istiyormuşum!

Sebzelikte pişmeyi bekleyen, pırasa, kereviz, havuç ve kabağı hemen tezgâhın üstüne çıkarttım. Hepsi kıpır kıpır, “beni pişir, beni pişir” diye bağırıyorlar. İçlerinden ince ve düzgün görünen iki pırasayı, irice bir havucu, bir kerevizin yarısını,  ve üç kabağı ayırdım. Kalanları tekrar dolaba kaldırırken, tezgahın üzerindekiler, mağrur hallerini farketmediğimi zannettiler.

Aklımda harika bir sebze çorbası var. Önce pırasayı temizleyip ince halkalara böldüm. İçinde zeytinyağı kızdırılmış tencereye atıp kavurmaya başladım. Bu sırada havucu küp küp doğrayıp pırasalara ekledim. Kerevizi ve bir adet patatesi de yine küplere bölüp tenceredekilere dahil ettim. Üzerine kaynar suyu ekleyip kapağını kapattım. Onlar hafifçe pişmeye başlarken ben kabaklardan bir tanesini kabuğunu soymadan küp küp kestim ve kaynayan tencereye dahil ettim. 3 tatlı kaşığı yulafı sıcak suda yumuşatıp çorbaya döküp hızlıca karıştırdıktan sonra, karabiber ve tuzu da ekleyip tencerenin kapağını kapattım ve altını kıstım. 10 dakika sonra misler gibi çorbamız hazırdı. İnanın, yazmak yapmaktan daha uzun sürdü.

Henüz hızımı alabilmiş değilim. Aklımda kabaklı, dereotlu bir lezzet pişirmek var. Bir tart kalıbını güzelce yağlayıp, içine bir yufkayı, etrafından taşacak şekilde yaydım. Bir başka kapta kabukları soyulmamış iki kabağı ve bir orta boy soğanı rendeledim. Üzerine yaklaşık 100 gr rendelenmiş kaşar peyniri, 100 gr kadar ufalanmış beyaz peynir, 2 yumurta,  1 demet dereotu, 2 tatlı kaşığı kuru nane, yarım çay kaşığı tazecik rendelenmiş muskat, tuz ve karabiber ekledim. İyice karıştırıp, içi yufka ile kaplanmış kalıba döktüm. Dışarıda kalan parçaları, karışımın üzerine özenle kapattım. Üstüne su ve sıvı yağ karışımı sürüp, 200 derecede önceden ısıtılmış fırına yerleştirdim.

Mücver tartımız pişerken, roka, taze soğan, kıvırcık ve portakaldan oluşan malzemeleri güzelce harmanlayıp zeytinyağı, portakal suyu ve tuzla süsledim.

Sebze çorbası, kabaklı tart ve salatadan oluşan harika bir akşam yemeği…

Gönlüm hoşnut, midem hoşnut… Daha ne olsun.

Ağzınızın tadı hiç bozulmasın….

ZEMZEM SUYU

Geçen haftanın günlerinden birisinde, saatler 13.30’u gösterirken, Atatürk Havalimanı’nda 15.00’de kalkacak Antalya uçağını bekliyor, bir yandan da kitabımı okuyorum.  Uçağın kalkmasını, yalnız başıma gittiğim bir filmin başlamasını, saçlarıma sürülen boyanın etki etmesini beklerken en sevdiğim şeydir kitap okumak. Hem bekleme anını keyiflendirir, hem de kitabın içinde seyahat ederken zamanın nasıl geçtiğini anlamam. İşte o gün de, Elif Şafak’ın son kitabı “Ustam ve Ben” var elimde.

Fiilen Atatürk Havalimanı’nın 102 numaralı kapısının hemen yanında cama paralel yerleştirilmiş koltuklardan birisinde oturmakla birlikte, ruhum 1500’lü yıllarda, Mimar Sinan’ın yanında beyaz bir filin üzerinde dolanıyor. Öylesine kitabın içindeyim ki, kâh sarayın bahçesinde filbaz oluyorum, kâh inşaatlarda harç karıyorum, kah savaşlarda bir fil ile insanlara saldırıyorum.

Savaş hengâmesi içinde meydanlarda dolanırken tuhaf bir sesle irkildim; başımı kaldırdım. Karşımda aksakallı, beyaz kıyafetli bir adam duruyor. Halen 1500’lü yıllarda olup olmadığımı sorgularken, etrafta 2000’li yılların kıyafetleriyle dolaşan insanları da görüyorum göz ucuyla. Adam elinde tuttuğu plastik bir bardağı burnumun dibine kadar uzatıp “iç yavrum, zemzem suyu” diyor. Şaşkınım. Şaşkınlığımı fark eden adam ısrar etmeye başlıyor “iç kızım, kutsal topraklardan getirdim, zemzem suyu”. İstemediğimi söyleyip tekrar kitabıma dönüyorum ama nafile. Bu sırada adamın tipinde başka adamlar ve benzer kılıkta kadınlar da doluşuyorlar. Herkes bana bakıyor ve niye içmediğimi anlamaya çalışıyorlar. Ne yapacağımı düşünürken ağzımdan “sağolun, ben niyetliyim” sözü çıkıveriyor. Roller değişiverdi, artık adam şaşkın. Aslında için için bu sözü niye ve hangi mantıkla söylediğimi tartmaya çalışıyorum ama etrafımdaki kalabalığın benden uzaklaşmasından duyduğum memnuniyet, tartı işlemini sona erdiriyor. Tam, “oh kurtuldum” derken beyaz kıyafetli bir kadın omuzuma dokunup “kalk oradan, ben oturacağım” diyor. Elinde yarısına kadar su dolu 2,5 litrelik Coca Cola şişesini sallayarak “kutsal topraklardan geldim, çok yorgunum”. Artık bir kamera şakasının başrol oyuncusu olduğuma eminim. “Bu kadar tuhaflık üst üste gelmez” diye düşünürken kalkmadığım için kızan kadın yanımdaki sehpaya oturuyor. Elindeki şişeden su doldurup bana ikram etmeye çalışırken bir başkası uzaktan sesleniyor “niyetliymiş”. Kadın da şaşkınlar kervanının 2A numaralı koltuğuna kuruluyor.

Olayların bundan sonrası, başına kıyasla daha sakin geçti. Yaklaşık 30-40 kişilik Umre kafilesine, 4-5 tane Rus kadın eklendi. Kadınları, koltukta oturduğum için uzun zannediyordum ama ayağa kalkınca da durum değişmedi. Aşağıdan bakınca daha da net görünen takma kirpikleri adeta uzun sarı saçlarına destek olur gibi duruyorlar. Hepsi de aynı tipte. Zayıf, uzun, güzel. İçimi hafif bir kıskançlık kemirmeye başlarken gözüm Ankara erkanından olduğu her hallerinden belli olan bir başka gruba takıldı. Artık kitabımı kapattım ve bu noktadan sonra uçakta yanıma oturacak kişinin ihtimallerini ve sonuçlarını hesaplamaya başladım. Umre ekibinden birisi ile oturursam yol boyu zemzem suyu ikramını çekmem biraz zor olurdu. Rusların yanına oturursam, onların güzelliğini çekememe ihtimali ile karşı karşıyaydım. Ankara erkanı düşük ihtimal, onlar hep birlikte otururlar herhalde.

Uçağa girdim ve 5A’ya oturdum. Şimdilik yanım boş. Hemen kitabımı açıp 1500’lere hızla ışınlandım. 5C’ye hafif topluca ve Umre, Rus ve Ankara ekibinden olmayan bir adam oturdu, selamlaştık. Heyecanla aramıza oturacak kişiyi beklemeye başladım. Kur’a da Ankara erkanı çıktı. Adam ortaya oturdu. Ceketini çıkarttı. Silkeledi. Önündeki koltuğun arkasına astı. Bana döndü ve “kitap mı okuyorsunuz?” diye sordu. İçimden “yoo, dikiş dikiyorum, adım Katina” deyip makasımı havada sallamak geldiyse de “evet” diye cevapladım. Ceket ön koltuktan düştü. Adam “askı yok mu burada yahu!” diye söylendi. “Portmantoya assanıza” diyemedim. Ceketini özenle katladı ve kucağına koydu. Önünde duran cepten havayolu dergisini aldı “ben de severim kitap okumayı” dedi. Bunu söyledikten 2 dakika sonra (vallahi billahi abartmıyorum), adamın kolları ve bacakları istemsizce kımıldamaya başladı. Adam birinci cümlede uykuya daldı.

Uçak kalktı, servisler yapıldı. Adam hiç beklemediğim bir sessizlikle yemeğini yedi. Tekrar dergisini eline alıp, uyumadan önce kaldığı yerden okumaya başladı. Bilin bakalım iki dakika sonra ne oldu?

Uzun lafın kısası, harika geçen üç günlük Antalya seyahatimin ilk üç saati diğer günlere bedel derecede ilginç idi.

Olaylar mı beni çekiyor, ben mi olayları bilemiyorum. Ama seviyorum galiba böyle tuhaflıkları yaşamayı. Abarttığımı mı düşünüyorsunuz yoksa; asla!

Sağlıcakla kalın…

Taksi

Cumartesi gününün en civcivli saatlerinden birisinde, merkezden nispeten  uzak bir caddede oğlumla beraber taksi bekliyoruz.  Geçen taksilerin hepsi dolu. Hatta belki otobüs ile merkezi bir yere gideriz umuduyla otobüs durağında bekliyoruz. Gelen otobüsler, Hindistan’daki  trenler gibi her yanından insan sarkacak kadar dolu geliyor. Bırakın binme ihtimalini,  durakta durmuyorlar bile.

Birden bire uzaktan boş bir taksi belirdi. Taksi belirdikçe şoförü de belirdi. Simsiyah saçlı, iri yarı ve telefonla konuşan bir adam. Acaba binmesem mi diye düşünürken araç önümüzde durdu ve ben yakın bir mesafeye gideceğimizi söylemek için kapıyı açtım. Adam telefondaki kişiye “bir saniye lütfen” dedi ve bana dönüp “buyurunuz hanımefendi” diye cevap verdi. Oğlum ve ben taksiye kurulduk. İlk dikkatimi çeken radyodan yükselen klasik müzik. Telefon konuşmasını gayet nazik bir selamlama ile bitiren iri yarı ve biraz kaba görünümlü şoförümüz ağır ilerleyen trafikte yol almaya başladı. Kaldırımda taksi beklediği belli olan 18-19 yaşlarındaki bir kızı göstererek “sakıncası yoksa alabilir miyiz?” dedi. Adam o kadar korkutucu görünüyor ki, insanın olumsuz cevap verebilecek gücü yok sanki. “Tabii” diyebildim cılız bir sesle. Şoför yan tarafın camını indirip “buradan araç bulamazsınız, gelin sizi yukarıdaki göbeğe kadar götüreyim” dedi. Kız korkak gözlerle bana baktı, ben ona. Geldi ve ön koltuğa oturdu. Şoför “hoşgeldiniz” dedi.  Ağır ilerleyen trafikte sadece oğlumun ve radyodan uçuşan klasik müzik sesi duyuluyor. Göbeğe geldik ve araç sağa yanaştı. “Buyrun, buradan daha rahat araç bulabileceğinize eminim” dedi. Genç kız para vermeye kalkıştı “ne münasebet, siz benim müşterim değilsiniz” dedi ve kızı iyi günler dileyerek yolculadı.  Yine oğlumun ve klasik müzik nağmelerinin sesleriyle yola devam ettik. Evimize ulaşıp parasını ödedikten sonra yine son derecede nazik bir uğurlama ve iyi günler temennisi ile araçtan indik.

Taksinin arkasından şaşkın bakakaldım. Şaka mı, gerçek mi, rüya mı ayırt edemedim.

İyi şeyler de oluyor etrafta galiba.

VEFAT İLANI

VEFAT İLANI

Korkmayın başlığa bakıp, ölen filan yok. Yani en azından, Allah korusun, yakınlarımdan birisi değil ölen. Bahse konu olanlar bir gün önce vefat eden ve günlük gazetelerde ilanları çıkanlar.

Hafta içi her sabaha, en geç saat 10.00’da mesaj kutuma gelen “Vefat İlanları” mesajı ile başlıyorum.

İlk zamanlar çok sevimsiz gelen bu mesajların içindeki ilanları okurken, sanırım işin sevimsiz yanını bertaraf etmek amacıyla, istemeden tuhaf bir davranış geliştirdim.

Önce vefat edenin cinsiyetiyle başlıyorum işe.  Sonrası otomatik olarak şöyle gelişiyor:

Vefat eden;

Evli mi, bekar mı? Evlenmemişse ilanı kim vermiş? Kaç kardeşi var? Kardeşleri evlenmiş mi? Kaç yeğeni var?

Evli ise çocuğu var mı? Yoksa müteveffa için hafif bir üzüntü, varsa kaç tane? Çocukları evli mi? Evli olanlardan boşanan var mı? Kaç çocuğundan torunu var. Torunlar evli mi? Torunların çocukları var mı? Torunlarına veya torun çocuklarına vefat edenin ismi verilmiş mi? Verilmişse kızının çocuğuna mı, yoksa oğlunun çocuğuna mı? Vefat edenin ailesi dışında ilan verenler vefat edenin kiminin nesi (dünür, arkadaş vb.)?

Bu soruların cevapları ile aile ilgili kısa bir bilgi edinilir. Eğer iş torun çocuğuna kadar gelmişse süper, gayet uzun yaşamış, “Allah yerinde rahatlık versin” denilir.

Aile dışında kariyeri ile ilgili bilgiler de alınıyor. Çalıştığı yerden verilen vefat ilan ile son görevi öğreniliyor. Veya çocuğunun, eşinin önemli bir yakınının nereden çalıştığı anlaşılıyor. Üyesi olduğu dernek, spor kulübü, mezunu olduğu okullar vb. yerlerden verilen ilanlardan tuttuğu takım, mezuniyet yılı, dahil olduğu sosyal çevre belirleniyor.

Bunlar orta yaş ve üstü müteveffa ile ilgili kriterler.

Vefat edenin yaşı oldukça gençse durum değişiyor tabii. Google’dan geçmişine bakıp nasıl öldüğü öğreniliyor. Hastalıkla savaşmışsa kurtulduğu düşünülüp bir anlık huzur, kaza ile vefat ettiyse üzüntü duyuluyor.

Zannetmeyin ki olay aile, sosyal çevre, tuttuğu takım ile bitti. Eğer cenaze Levent Camii’nden kaldırılacaksa, öğlen veya ikindi saatlerinde Kanyon’un 24. katından çok net görülen caminin avlusuna bakılıp cemaat sayısı tahmin ediliyor. Askeri kökenlilerin bando mızıka ile uğurlanışına tanık olunup, gömüleceği yere göre nerede oturduğu veya aile kabristanının olup olmadığı gibi detaylar tahmin edilmeye çalışılıyor.

Bütün bunları düşünmek, ne yaptığımı yazmaktan daha kısa sürüyor, inanın.

A-aa, yüzünüzdeki o ifade niye yahu?

Allah uzun ömürler versin hepimize ve sevdiklerimize…

Sevgiyle…

%d blogcu bunu beğendi: